21 Aralık 2011 Çarşamba

Anılar: Bir güzel ezgi dinlemek

Bizim köy, bahar aylarında yeşile bürünür. Hele bir de her renkten çiçekler açtı mı, eşsiz bir güzellik sunar gözlerinize. Köyün hemen yanındaki tepede bir bağ bulunur. Orada asmaların arasında yıllara meydan okuyan, çoğu dalı kurumuş, kenarında köşesinde çiçekler açmış bir badem ağacı bulunur. Oraya doğru gidiyoruz. Ağacın altında yaşlı bir nine oturmuş güzel bir şarkı mırıldanıyor. O kadar tatlı bir ezgi süzülüyor ki ninenin dudaklarının arasından, hemen geçmişe doğru gidiyorum.

Bir bahar günüydü. Dicle nehri, bahar yağmurlarının getirdiği taze sularla tüm haşmetiyle bir yılan gibi kıvrılıyor Hasankeyf'in sarp kayalarının kenarından. Binmiş olduğumuz dolmuşta güzel bir şarkı çalıyor. Şarkı eşliğinde nehri seyrediyorum. 15 dakika sonra köye giden yol ayrımında iniyoruz dolmuştan. Buğday tarlaları gelinciklerle kaplı. İner inmez, koşuyoruz çakıl taşlarla kaplı patikamsı köy yolunda. Köye hemen varabilmek için yarışıyoruz. Bir ara duruyoruz, badem ağacından çağla topluyoruz. Cebimizdeki çağlalarla tekrar koşmaya başlıyoruz. Hava kararmadan köye varıyoruz. Hemen dama çıkıyoruz. Hafif ılık esen rüzgar eşliğinde yemeğimizi yiyoruz. Büyükler içeride aile meselelerini konuşurken, biz damda oturmuş karanlıkta korku hikayeleri anlatıyoruz birbirimize.

Sonraki gün, köyün yanındaki bağa gidiyoruz. Asmaların arasında, kocaman, bir kısmı kurumuş ama halen yeterince çağla tutan bir badem ağacı var. Tam gözümüzü çağlalara dikmişken, bir nine geliyor ve oturuyor badem ağacının altına. Başlıyor güzel bir ezgi dudakları arasından dökülmeye. Oturup yaşlı nineyi dinliyoruz. Ancak, anlam veremediğimiz nokta nine şarkı söylerken gözlerinden yaşlar süzülüyor. Bize bkıyor gülümsüyor, ağaçtan koparttığı çağlalardan veriyor bize.

Ve yıllar sonra, orada oturmuş artık çağla tutmayan badem ağacının altında, sevdiğinin mezarı başında ona sevdiği şarkıyı söylerken yaşlı nine, gözünden yanaklarına bir yaş süzülüveriyor.Bu sefer anlıyoruz. Neden mi, artık büyüdük ve anlıyoruz üzüntünün, sevdanın, kaybetmenin, geçen yılların ne anlama geldiğini.

Nine kafasını kaldırıp bize bakıyor ve bize gülümsüyor. Gözlerimizden, yanaklarımıza doğru bir yaş süzülüveriyor.

17 Aralık 2011 Cumartesi

Anılar: Yeryüzünün Parıldayan Yıldızları

Hasretim, kafamı hafifçe yukarı kaldırdığımda gözlerimi kamaştıran parıldayan yıldızları yakından görmeye.  Hasretim, gözlerimi onlardan ayırmadan avuçlarımı kaldırıp, onlar avuçlarımın arasındaymış gibi bir sıcaklık hissetmeye, o sıcaklığın etkisiyle yüzüme yerleşen kocaman gülümsemeye, gülümserken içinde bulunduğum huzurlu, her türlü sıkıntıdan uzak ruh haline. Hasretim yani sessiz gecelerde, karanlığı delip geçen, beni alıp uzak diyarlara götüren gökyüzünün parıldayan yıldızlarına.

Gökyüzünün yıldızları, geceleri herkes uykuya daldığında kalbe huzur verir. Karanlık düşünceyi, umutsuzluğu, korkuları uzaklaştırır. Gece bittiğinde ise korunmasızdır insan. Ruhun derinliklerini aydınlatan, kalbe sevgiyi, güven duygusunu, mutluluğu yerleştiren,  yeryüzünün parıldayan yıldızlarıdır. Onlar, kimi zaman içten gülümsemeleriyle, kimi zaman öğütleriyle, çoğu zaman da sadece varlıklarını hissederek aydınlatır karanlık dünyanızı. Kafanız yukarıda, avucunuzun içinde bir sıcaklık, yüzünüzde kocaman bir gülümseme eksik olmaz onların yanında.

Gökyüzünün parıldayan yıldızları sayısızdır. Çoğu kez o sayısız yıldızın arasından kayan yıldız için hüzün kaplar yürekleri. Fakat bu hüzün kısa sürelidir. Hemen parlamaya devam eden sayısız yıldıza yönelir gözler. Kısa süreli bir yasın ardından, içinde bulunulan rüya devam eder. Yeryüzünün parıldayan yıldızlarına rastlamak kolay değildir öyle. Tesadüf ederseniz şayet sönmesine asla izin vermeyin. O parladıkça takip edin ışığını. Kafanızı kaldırıp gökyüzüne bakar gibi, ayırmayın kamaşan gözlerinizi O’ndan. Sıcaklığıyla yüzünüze yayılan gülümsemeyle bakmaya devam edin O’na. Unutmayın ki, O kayıp giderse ışığına rastlamak çok zordur bir daha. O’nun için kalbe yerleşen hüzün kısa süreli olmaz. O kayıp giderse umutsuzca sadece geceleri kafanızı hafifçe kaldırırsınız, gökyüzünün parıldayan yıldızlarını seyredalarsınız. Bundan sonra o sayısız yıldızlardan birisi kayıp gittiğinde, hemen parlamaya devam eden sayısız yıldıza yönelemez gözler. Kapanır o gözler sadece, yeryüzünün parıldayan yıldızının hayalini seyredalar hüzünle.

14 Aralık 2011 Çarşamba

Noel Baba'ya mektup

Sevgili Noel Baba,


2011 senesi tek kelimeyle harika geçti benim için. Valla bak. Ondan dolayı 2012 için senden hiçbir şey dilemiyorum. Aaa hemen kızma bana, bak dinle sen de hak vereceksin bana. Cidden bak.


Mesela katledilmedim bir sene boyunca. Arkamdan faili meçhul diye üzülmedi kimsecikler, yitip gitmedim anlayacağın devlet tarafından sıkılan bir kurşunla. Hani bildiğin şans benden yanaydı tüm sene. Düşündüğüm için ne vuruldum ne gözaltına alındım ne de işkenceden geçtim. Düşünebiliyor musun Noel Baba, 365 gün 6 saat düşündüm ve bir şey olmadı bu ülke sınırları içerisinde bana.


Mesela memleketimden aldığım poşuyla gezdiğim için terörist ilan edilmedim. 22 ay boyunca haksız yere hapis yatmadım sırf poşu taktığım için. Çoluk çocuğun karalama defterine karaladıkları gelişigüzel harfler misali bir iddianame hazırlanmadı her zaman haklının(!) yanında olan canım ülkemin Adalet Sistemi'nin canım savcıları tarafından.


Mesela HES'leri protesto etmek için alanlara çıkıp slogan atarken öldürülmedim. Katledilenler için sokağa dökülüp eylem yaparken, kadın olduğuma bakmadan onlarca polis tarafından dövülmedim hani, kalça kemiğim sapasağlam gireceğim yeni yıla. Arkamdan ülkemi yönetenlerin başbakanı, "Kadın mıdır, kız mıdır bilemem." demedi hani. Sonra öğrenci olmama bakmadan bir otobüse hapsedip saatlerce işkenceden geçirmediler beni. Psikolojim yerle bir olmadı anlayacağın. 6 ay boyunca Noel Baba terör örgütü gibi var olmayan bir örgüte üye teröristim diye F tipi cezaevinde yatmadım yani. Düşününce bildiğin mikemmel ötesi bir sene geçirmişim be Noel Baba.


Kadın değildim mesela bu ülkede. Erkek zulmü ile karşılaşmadım. Tecavüze uğramadım, dayak yemedim, aşağılanmadım. İntihar edecek duruma düşmedim anlayacağın. Kadına şiddette en üst sıralarda bulunan ülkemin istatistiklerinin kabarmasına sebep olmadım yani iyi bir vatandaş oldum daha ne?


Çocuk değildim mesela bu ülkede. Hayata umutla bakarken henüz, polis zulmüyle karşılaşmadım. 28 kişinin vahşetine uğramadım daha o küçücük yaşımda. Çocukluğumu elimden almadılar yani.


Şimdi sen söyle bana Noel Baba, Allah'tan belamı mı isteyeyim ben daha? Ne demişler hamdolsun teğet geçti bu sene.

13 Aralık 2011 Salı

Anılar: Mutlu Aşk var mıdır?

Ey romantik insanlar, platonik aşıklar, karşılıklı sevip kavuşamayanlar, melankolinin dibine vurup aşktan dolayı acı çekenler bu yazım sizedir. Başlığa verilecek cevap çat diye evet ya da hayır demek kadar klişe ve de basit bir cevap olmayacak, fakat yazının sonunda kendimce bir yerlere varacağım galiba.

İnsanlar erişemediklerine, kavuşamadıklarına özlem duyarlar. Özlem öyle bir duygudur ki, düşünceye, kalbe, karaktere hükmeder. Mantık kuralları yenik düşer onun karşısında. Özlem düşünceye öyle bir hükmeder ki, düşünceyle şekillenen hayal dünyası gerçek dünyanın önüne geçer. İnsan kavuşamadığı zaman bir çığ gibi büyüyen özlem ile hayal dünyasında şekillendirir kavuşamadığı insanı. Onunla yaşamak istediklerini, yüzüne ufacık bir gülümseme yerleştirecek ufak anları gerçekmiş gibi hayal eder ve hayal dünyası geniş olan insan kavuşamadığı kişiyi hayal dünyasında öyle bir karaktere büründürür ki, düşüncelerindeki insana aşık olur. İşte kavuşamamaktır aşk bir yerde. Fakat mutluluk kelimesi hayal dünyasında şekillenen aşkın yakınından bile geçmez. Son hep aynıdır. Sonun aynı olduğunu bile bile her seferinde hayal dünyasına saplanıp kalır insanlar. "Her şey yalan olsa bile, en güzel aşk zor olandır." şarkı sözüne o derece inanır ki bu insanlar bir türlü kurtulamazlar o mutsuz aşktan.

Bilinmesi gereken hayatın devam ettiği gerçeğidir. Hayal dünyası saplantıların, acının dünyası değildir. Bırakın o dünyayı hep mutluluk getirsin size. Tek başınıza sonu belli olan ve imkansız olan aşkları kafanızda büyüteceğinize o hayalleri beraber şekillendirip gerçeğe çevireceğiniz insanlara tesadüf etmeyi bekleyin ve rastladığınız zaman öyle bir insana ona sakın ha hemen aşık olmayın, tutulmayın ona. Sadece sıkıca tutun onu ve bırakmayın bir daha. Beraber öğrenin hayal kurmayı, beraber öğrenin yaşamayı, beraber öğrenin gülümsemeyi ve en önemlisi beraber öğrenin mutlu aşkı yaratmayı.

Nihayetinde bu Messe'nin düşüncelerini açığa çıkartan bir yazı. Az önce Kardeş Türküler'in son albümünden "Herkes kendi gördüğüne doğru der" adlı parçayı dinliyordum.Şarkının sözleri çok manidar:

İki insan bir noktaya bakar dururlar,
Herkes kendi gördüğüne doğrudur der ya.
Benim için benim hayalim doğru be insan,
Senin için senin hayalin doğrudur ey can,
Senin için senin hayalin doğrudur ey can...

İnsana yön göstermek çok zor be ey can,
Ruhun alabildiğini aklın anlamaz.
Senin yüreğinde yatan en doğrusu can,
Senin ruhunda yatan en doğrusu can.

Bu bir masal bir hikaye değil be ey can,
Doğada var bu gerçekler anla be ey can.
Doğa sana tüm gerçeği söylüyor ey can,
Doğayı anlamazsan çok zor be ey can,
Doğayı anlamazsan çok zor be ey can...

Senin doğan senin ruhun, saygı göstersen,
Sevgini hiçbir zaman eksik etmesen,
Aklın gücü ruhuna yetmez be ey can,
Aklın gücü doğana yetmez be insan.

 Sonuçta mutlu aşkın olup olmadığı da size göre süt Messe'ye göre çikolata...

10 Aralık 2011 Cumartesi

Bilinmeyene Mektuplar - 3


Aslında varlığını bilmediğin, kaç fersah ötede olduğunu kestiremediğin birisine bu derece duygular beslemek en güzeliydi. Ne bir tartışma, ne bir kırık kalp ne de ayrılık vardı bu şekilde. Ütopya denen dünyanın baş kahramanı ile o dünyayı inşaa etmekti belki de aşk denen şey. Kurulan cümleler güzel başlayıp ama ile baltalanmıyordu hiçbir zaman. Ama'nın geçeceği yegane cümle belki de: "Seni çok ama çok seviyorum." olacaktı. Hayatın gerçeklerinin tokat gibi suratımıza çarpmayacağı bir bağlılık olacaktı bizimkisi. Gözyaşından uzak sevgi dolu sarılmaların olduğu, hüzünlü elden bir şey gelmeyecek “ama keşke böyle olmazsaydı” bakışı yerine sevda kokan, mutluluk kokan parlayan gözlerle “seni seviyorum” bakışının olacağı bir hayat olacaktı. 

İlkim olacaktın her zaman, dönüp kitaplığımın kuytu köşesinde duran defterin sayfalarında senin için yazdıklarıma içim buruk şekilde bakmayacaktım hiçbir zaman, kalan boş sayfaları gülümseyerek dolduracaktım, zaman zaman küçük sürprizler olarak sana yazdıklarımı ufak bir hediye eşliğinde sana sunacağım bir dünyada olacaktık. Son olacaktın benim için, ölümün bile ayıramayacağı bir şekilde bağlanacağım olacaktın. Hep söylerim ya, ne güzeldir ilk olmak, ne zordur son olmak, ama hepimizin içten içe istediği ilk ve son olmak diye. O içten içe istediğim olacaktın. Önümüzde hiçbir engel olmadan kafamıza estiğinde atlayıp gidecektik görmediğimiz yerlere. Fazla bir eşyaya gerek olmadan, taşıdığımız yegane şey birbirimiz olacaktık. 

Başlamadan bitmek gibi en büyük hayal kırıklığı yakınımızdan bile geçemeyecekti. Bir var olup bir yok olmayacaktın. Hep orada, kalp denen karmaşık duygular barındıran organın karmaşasına son verip ilelebet orayı mesken tutacak olacaktın. Tüm bunları okuyup, “ama ben bu hikayenin baş kahramanı olamam ki” demeyecektin aslında. Ben sana dair hikayeyi yazdıkça ilham perim olup, aslında benimle beraber yazacaktın hikayemizi. 

Her zaman bilinmeyen olarak kalman en güzeli belki sevgili.

Anılar: Yansımalar

Etraf karanlıkmış. Odayı aydınlatan küçük bir pencere varmış sadece. Odanın ortasında bir masa, iki tarafında birer sandalye varmış. Masanın üstünde bembeyaz bir kağıt parçası ve kurşun bir kalem duruyormuş. Kapı açılmış, içeri iki kişi girmiş. Oturmuşlar boş sandalyelere. Güneş aniden dağıtmış tüm bulutları. Küçük pencereden odanın içerisine güneş ışınları ulaşmış. Sandalyede oturan kişilerden birisi konuşmaya başlamış. Diğeri arada küçük pencereye bakıp dinliyormuş sadece karşısındakini, bir de elindeki kurşun kalemle arada bir şeyler karalıyormuş önündeki kağıda. Bir iki saat böyle geçmiş.

Güneş yavaş yavaş bulutların arkasında kaybolmuş yine. Koyu bulutlar toplanmış. Dışarıdan yağmur sesi duyulunca konuşan kişi susup dinleyene bakmış. Dinleyen ise pencereye bakakalmış. Kırmış elindeki kalemi, "Üzgünüm!" demiş.

Yağmur hızlanmış. Kalkmışlar sandalyelerinden, tek bir laf etmeden küçük pencereye doğru yürümüşler. Yağan yağmuru izlemişler bir süre. Kapatmış gözlerini ikisi de. Yağmurun sesi giderek azalmış.

Yağmur kesilince pencerenin kenarında bekleyen çocuk açmış gözlerini. Camda kendi yansımasını görmüş. Arkasını dönünce dört tarafı aynalarla kaplı bir odada bulmuş kendisini. Karşısındaki aynaya bakakalmış. Yargıç kılığında görüyormuş kendisini. Arkasındaki aynadan elleri kelepçeli görüntüsünü görmüş. Sağına dönmüş. Avukat kılıklıymış bu sefer. Arkadaki aynadan da tanık sandalyesinde bekleyen kendisini görmüş.

Kalmış oracıkta. Düşünmüş bir anlığına, hem sanık, hem yargıç, hem avukat, hem tanık olmak nasıl mümkün olabilir diye. Bunları düşünürken gözü odanın ortasında duran masaya takılmış. Masanın üstünde kırık bir kalem ve bir kağıt parçası duruyormuş. Yaklaşmış masaya çocuk. Almış kağıdı eline. Okumuş yazan tek kelimeyi:

Üzgünüm...

6 Aralık 2011 Salı

Anılar: Çekmeceden çıkan yarım kalmış bir resim...

Bugün dolabımda, bir resim kağıdına rastladım. Çizmeye başlayıp tamamlamadığım bir resimdi. Kara kalemle çizilmiş yarım kalan bir resim...

Küçükken TRT-2'yi izlememin yegane sebebi Bob Ross amca, bizim deyişimizle "Kuş yuvası amca" idi. Hem saçlarını hem de yarım saatte ortaya çıkarttığı şaheserleri hayranlıkla seyrederdim. Onun sayesinde bir gün açtım resim defterimi, ben de resim çizmeye başlayacaktım. Yağlı boya olmadığından sulu boya kutusunu ve de içinde bulunan incecik fırçayı önüme koydum. Güzelim resim defterinin ilk sayfasını o incecik fırçayı kullanarak hırpalamaya başlamıştım. Resmi bitirdiğimde kimi kısmı yırtılan bir resim kağıdı, tükenmiş bir sulu boya kutusu ve de kafası dağılmış bir fırça önümde duruyordu. Ellerime hatta yüzüme boya bulaşmıştı. Bense sadece çocukça gülümsememle yıprattığım kağıda bakıyordum.

Daha sonraları kara kalem ilgimi çekmeye başlamıştı. Lise yıllarında birkaç denemeden sonra fena sayılmayan resimler çiziyordum. Bir gün, insan portresi çizmeye karar verdim. Elimde bir dergi, tanımadığım bir güzelin resmini çizecektim. O sıralar, "Gerçek ressam resimlerini silgi kullanmadan çizer. Hatalarını kalemiyle düzeltir." gibi bir söz işitmiştim. Sözden etkilenmişim ya, güzel kızın resmini silgi kullanmadan çizecektim. Kalemi kağıtla özenle buluşturuyordum, yanlış bir çizgi çizmemek için çabalıyordum. Kızı çizmeye saçlarından başlamıştım. Saçlarını ve kafa hatlarını bitirdikten sonra, sıra yüzünü çizmeye gelmişti. Duraklamıştım devam etmeden önce. Kızı tanımlayacak olan dergide verdiği pozdaki gülen yüzünü kağıda aktarmak zor iş olacaktı. Cesaret edip de başlayamıyordum. Sonunda başladım çizmeye. Gözler, burun ve dudak. Sonrasında da kendimce eklediğim gölgeler. Çizmeye çalıştığım kızla, resim bittiğinde ortaya çıkan kız arasında dağlar kadar fark vardı. Yine de güzel bir kız resmi ortaya çıkmıştı. Fakat dergideki kızın aksine ciddi bir tavır takınan bir kızdı ortaya çıkan. Silgi kullanmamıştım, sonuçta da benim kalemimden ortaya çıkan, nice hatalı çizgi ve gölgeyi içerisinde barındıran bir kız resmi vardı elimde.

Bugün işte o yarım kalan resmi bulmadan, internette: "Hayat silgi kullanmadan resim yapmaya benzer." diye bir söze rastladım. Çizdiğim resimler aklıma geldi. Sulu boyayla Bob amcadan esinlenerek yaptığım resimde kağıdın çoğu kısmını yıpratmış hatta yırtmıştım. Resimde benim istemediğim öğeler ortaya çıkmıştı. Var olmaması gereken çalılar, fazladan bulut kümeleri ve en önemlisi yıpranmaması gereken bir resim kağıdı. O dergideki kızın resmini çizerken de dikkatli davrandığımı düşünmüştüm. Halbuki ortaya çıkan sonuç esas amacından tümüyle farklıydı.

Hayatı silgi kullanmadan resim yapmaya benzeten amca kısmen haklıydı. Silgi kullanmadan çizdiğimiz hayat resminde çizdiğimiz yanlış çizgileri doğrularıyla düzeltmeye çalışırız. Öte yandan, silgiyi de kullanırız hayat denen resmi çizerken. Fakat, silgi iz bırakır ardında. Her ne kadar düzgün çizilmiş çizgi ön planda olsa da izi kalan yanlış çizgi tüm dikkatleri toplar.

Bugün rastladığım resim tamamlanmamış bir resimdi ya, sadece saçlarını çizdiğim bir kız resmiydi. Saçlarını güzel çizmişim. Şu an sadece düşünceli düşünceli kızın olmayan yüzüne bakıyorum..

4 Aralık 2011 Pazar

Peki niye ben?

Milyonlarca insanın dönüp dolaşıp kendine sorduğu soru. Yediden yetmiş yediye çocukların, kızların, kadınların, erkeklerin, yaşlıların, herkesin beynini meşgul eden soru. Küçücük bir çocuğun evde sözü dinlenmediğinde içinden evde sözü geçen kişiye bakıp daha o yaşta sorduğu soru. Aynı zamanda sobanın dibinde ısınıp yılların izini taşıyan beyaz saç sakallarının kapladığı yüzünde bilgece bakışlarıyla o küçük çocuğun yerinde olmak isteyen yaşlı dedenin sorduğu soru. Sevgilisi tarafından terkedilen evin genç ve güzel kızının yalancı gülümsemesiyle annesine yardım ederken içini kemiren, aynı zamanda evi çekip çeviren, çocukları için gerekirse canını verecek, genç kızının yerinde olmak isteyen annenin sorduğu soru.

Hava soğuk, üşüyorum. Dışarıda tek tük insan var. Dibimizdeki köyün evlerinin bacalarından tüten dumana yolda elleri ceplerinde, üşümemek için hızlı hızlı yürüyüp ıslık çalan küçük bir çocuk eşlik ediyor. Ben, sigaramı içerken, kafamdaki soru beynimi kemirirken çocuğu izliyorum. Biraz o çocuğa benzetiyorum hayatımı. Soğuktan korunmak için elleri ceplerinde hızlı hızlı yürüyen o çocuk misali, yüzleşmekten korktuğum şeylerden köşe bucak kaçmak için hızla uzaklaşıyorum yüzleşemediğim gerçeklerden. Bana gerçeği haykıran şarkıyı duymamak için kulağımı o çocuğun gelişigüzel çaldığı ıslık misali 'Peki niye ben?' sorusuyla meşgul ediyorum. 

Sahi nasıl tanımlamak gerek bizim bu kaçışlarımızı, hayatla olan bu garip çarpışmamızı? Şu sıralar okuduğum kitapta rastladım galiba bu sorunun cevabına:

"Kazananı belli olmayan bir çarpışmaydı hayatımız."

1 Aralık 2011 Perşembe

ODTÜ CANdır.

Torunum okumuş, büyük adam olmuş. Ee anlat hele oğul, benzer mi bizim buralara orası, anlatır dururlar oraya olan sevgini, bu güzellik, bu dağlar, bu bağlar, bu badem ağaçları, bu rengarenk bahar, bu huzur var mıdır oralarda?

Nereden başlasam ki dede anlatmaya. Bizim buralar eşsizdir, sevdadır beni buraya bağlayan, uçsuz bucaksız zannederdim küçükken buraları. O rengarenk çiçeklerin süslediği dağların ardındaki dünyayı hayal ederdim hep. Var mıdır böyle bağlanabileceğim bir diyar, var mıdır huzuru bulabileceğim topraklar derdim. Bizim sevdamız Dicle'yedir dede. Biz Dicle'nin çocuklarıyız. 

Öyledir oğul öyle. 

Hep anlatıp durursun dede Dicle'yi. Benim okuduğum yer ikinci sevdamdır. ODTÜ'dür adı. Nasıl mıdır?

ODTÜ, bilgedir, yılların birikimini taşır içerisinde, Devrim'de oturup kulak verdiğinde ODTÜ'ye dinleyip öğrenirsin.
Delidir, bir anı bir anını tutmaz. Ne yapacağı bilinmez, kestiremezsin.
Kırmızıdır, Sonbahar geldiğinde döker yapraklarını, güzelliğini görür hayret edersin. 
Suskundur, aldanma suskunluğuna, nice sevda hikayesi, direniş taşır suskunluğunda, oturur suskunluğuna eşlik edersin.
Berraktır, kapısından ilk kez içeri girdiğinde çarpılırsın güzelliğine, kaybolursun o dünyada.
Aşıktır, öğrenciye, çınar ağaçlarına, kuşlara... Kalbinde yer çoktur, sen de girmek istersin.
Dargındır, akıp giden senelere, onu terkeden öğrencilere, nice sevdiği uçup gitmiştir zamanla, zamandan nefret edersin. 
Sırdaştır, kendine dahi anlatamadıklarını anlatırsın ona, çünkü taşır sırrını ebediyete bilirsin. 
Zalimdir, nice öğrenciyi bıktırır, kahreder, ne yaparsa yapsın onu sevmekten vazgeçemezsin.
Dosttur, hep oradadır. Kimi zaman yanıbaşında ağlarsın, kimi zaman ona kahkalarla gülersin.
Sevgilidir, bağlanırsın yavaşça. Görmezsen onu özlemle dolar yüreğin, kavuşunca lakin oturur sadece seyredersin.
Mutludur, yaşam kaynağıdır nice öğrencinin. En çok bu yönünü seversin, o hayat verdikçe daha çok bağlanırsın.
Dertlidir, evvelden bugüne nice acıya tanık olmuştur, taşır acıyı, kederi, derdine derman olamazsın. 
Dermandır, yüreğini dağlayan dertlerini paylaşırsın, suskunluğu bile iyi gelir, rahatlarsın.
İlaçtır, kanayan yarandan aktıkça kan, o güzelliğiyle, görüntüsüyle kapatır yaranı, iyileşirsin.
ODTÜ'dür, bağlanırsın, kopamazsın. En güzel senelerin, hatıraların onunladır. 

Kısaca CANdır.

26 Kasım 2011 Cumartesi

Anılar: Bir varmış, Hep varmış

Bugün bir masal anlatacağım sizlere. Bu masal alıştığımız masallar gibi olmayacak. Başlangıcımız da farklı olacak. Bizim masalımız şöyle başlıyor:

Bir varmış, hep varmış. Evvel zamandan ebediyete kadar sürecekmiş bu masal. Bizim masalımızın baş kahramanı bir kelebekmiş. Bu kelebek rengarenk, görenlerin gözlerini kamaştıran, güzel mi güzel, zarif mi zarif bir kelebekmiş. Gün geçtikçe daha da güzelleşiyormuş. Günün birinde, bu kelebek kanat çırpmış. Kanat çırpmasıyla etrafına bir ezgi yayılmaya başlamış. Başta seçilemeyen, etrafa yayıldıkça kuvvetlenen, duyanları mest eden bir ezgi imiş bu. Kelebek kanatlarını çırptıkça notalar birer birer etrafa yayılıyormuş. Ezgi, ağaçtan ağaca, kuştan kuşa aktarılmış. Ezginin notaları ormanın sınırlarına dayanmış. Bir tarafta eşsiz okyanus, bir tarafta uçsuz bucaksız çöl.

Okyanus tarafında, muazzam dalgalar eşlik edip taşımış ezgiyi. Çölde ise o güne dek görülmemiş rüzgarlar eşlik etmiş ezgiye. Öyle bir zaman gelmiş ki, bu ezgiyi işiten her canlı ezginin kaynağını merak edip yollara düşmüş. Kimisi çöle yenik düşmüş, kimisi okyanusun dev dalgaları arasında kaybolmuş.

Uzak diyarın birinde bir çocuk yaşarmış. Günün birinde o güne dek duymadığı bir ezgi işitmiş. Kendisine o güzel notaları getiren rüzgara fısıldamış:

Ey bu muazzam ezginin sahibi
Seni göremezsem de kalbim çarpmakta şu an deli gibi
Ulaşmak istiyorum sana
Lakin düşemem yollara herkes gibi.

Irak diyardasın, sana ulaşmak imkansız belki
Benim gönlüm ezgini bana ulaştıran rüzgara der ki
Ey rüzgar ilet söylediklerimi ırak diyarın bağrına
O ezgi kalacak yüreğimde baki

Rüzgar gerisin geri esmeye başlamış. Taşımış çocuğun sözlerini kelebeğe. Kelebek o güne dek hissetmediği bir şey hissetmiş rüzgarın taşıdıklarını işitince. Kelebek karar vermiş. Kanatlanıp uçacakmış bu sözlerin sahibine. Etrafındaki herkes yapma demiş. "Senin ezgin belki ulaştı oraya, fakat kendin ulaşamazsın o ırak diyara." diye uyarmışlar onu. Kararından vazgeçirememiş kimse onu. Başlamış kanat çırpmaya.

Bizim masalımızda kelebeğimiz çok güçlü. Yol uzun olmasına rağmen, yolu üstünde çöller, okyanuslar olmasına rağmen kanat çırpmaya devam etmiş yılmadan. Tümüyle yabancı bir diyara varmış kelebek sonunda. Rüzgara sormuş nerededir bu sözlerin sahibi diye. Rüzgar göstermiş yerini. Kelebek kanat çırpmaya devam etmiş. Tanıdık bir ezgi işitmiş birden. Zamanında kendisinin yaydığı ezgiyi.

Çocuğu görmüş, bir başına otururken, o ezgiyi mırıldanıyormuş. Yaklaşmış kelebek yavaşça, çocuğun avucuna konmuş. Çocuk yüzünde kocaman bir tebessüm ile bakmış rengarenk olan kelebeğe. "Demek sendin o ezginin sahibi?" demiş kelebeğe. Kelebek çocuğun avucunda kanat çırpmaya başlamış. Yeni bir ezgi yaymaya başlamış etrafına. Çocuk eşlik etmiş ezgiye.

"Bir varmış, hep varmış." diye.

24 Kasım 2011 Perşembe

Bilinmeyene Mektuplar - 2

Sessizliği, bir başıma kalınca hayal kurmayı küçüklüğümden beri severim. Küçükken en güzel vakit geçirdiğim zamanlar köyde koyunları, keçileri otlatmaya götürdüğüm zamanlardı. Güzel anılarımın en tepesinde bulunur o günlerim. En sevdiğim yanı, badem ağacının gölgesinde uzanıp o yaşımda sana dair hayaller kurmaktı. 

Uçsuz, bucaksız bir dünyaydı bizim köyün bağları, tarlaları, dağları... En çok bahar aylarını severdim. Bahar aylarında rengarenk olurdu bizim köyümüz. Badem ağacının gölgesine uzanıp tarlaları kaplayan gelinciklerin, papatyaların arasında el ele koştuğumuzu hayal ederdim. Büyüklerim konuşurken kulak kabartıp dinlediğim o aşk hikayelerinden daha güzelini ikimiz için yazardım. İkimizin hikayesinin dinlediğim hikayelerden farkı mutlu başlangıcı ve mutlu gidişatının olmasıydı ve en önemlisi bir sonunun olmamasıydı. 

Hafif bir rüzgar estiğinde gelincik ve papatyalarla kaplı buğday tarlalarındaki başaklar, gelincikler ve papatyalar bir dans gösterisine başlardı. Kurduğum hayallerde beraber eşlik ederdik o dansa. Sen gelincik olurdun, papatya olurdun ben de başak olurdum. Bizim dansımız tan vaktinden güneş batana  kadar devam ederdi. Kimse bıkmazdı bizi seyrederken. Dansımıza şahit olan gelincikler, papatyalar, badem ağaçları, ve doğaya güzellik katan her şey kendi figürlerini ekler ve dans gösterisi büyüdükçe büyürdü. Dans ederken ritmine kapıldığımız melodi, doğanın çeşit çeşit seslerinin harmanlanmasından oluşan eşsiz bir ezgiydi. Tüm bunları hayal ederken gülümserdim badem ağacının altında tek başıma. Yüksek sesle kahkaha atardım ve sen o mükemmel gülüşünle eşlik ederdin bana. 

Seyrettiğim gelinciklerle kaplı tarlalardan olsa gerek seni hep kırmızı saçlı olarak hayal ederdim. Gelinciklerin yanıbaşında bembeyaz ışıldayan papatyalardan olsa gerek seni beyaz bir elbise içerisinde hayal ederdim. Beyaz elbiseli, kırmızı saçlı prensesimdin sen benim. Dillere destan dansımız güneş batarken son bulduğunda senle en sevdiğimiz oyunu oynardık. Ben bir papatya kopartırdım, kıyamazdım ama yapraklarına. Uzun uzadıya seviyor, sevmiyor demeden o papatyayı sana uzatırdım "Seviyor" diye. Sonra birlikte papatyalardan taç yapardık sana. Kırmızı saçlarına ve beyaz elbisen o kadar yakışırdı ki taç, bir kez daha aşık olurdum sana. O tacı badem ağacının bir dalına asar, hayvanlarımı toplar şarkı söyleye söyleye köye dönerdim. Dönüş yolculuğunda sana bizim masalımızı anlatırdım. Çocukluk aklı ya, masalımızın baş kahramanları senle ben olurduk. Bizim masalımız sonsuza dek sürecek bir masaldı. 

Kim bilir, sana rastladığım zaman o papatyayı "Seviyor" diye sana uzatıp, bitmeyen bir masal anlatmaya başlarım belki. Kırmızı saçlı, beyaz elbiseli prensesime hergün yeni bir taç yaparım ve ona her seferinde tekrar aşık olurum. Bizim köyden uçsuz bucaksız dünyayı beraber keşfediriz dans ederek gelincik ve papatyalarla kaplı tarlalarda...

21 Kasım 2011 Pazartesi

Anılar: Pazartesi Sendromu

Çalışan insanların çoğunun nefret ettiği gündür pazartesi günü. Çalışan insanlar: "Pofff yine mi iş?", "Cumaya daha çok var.", "Huzurum kalmadı fani dünyada..." diye nice sebepten kin kusarlar pazartesiye.

Dün sabah (pazartesi sabahı) o kadar huzurlu uyandım ki uykumdan şaşırdım birden. Belki de aylardır o derece huzurlu uyanmamıştım. Kafamı günlerdir allak bullak eden nice düşünce çok uzaklardaydı sanki. Hayata pozitif bak, mutlu ol her daim yüzünde bir tebessümle dolaş dedikleri dün sabahki halimdi tam anlamıyla. İlginçtir pazartesi gününe karşı düşüncelerim bile değişti hemencecik.

Her şey mükemmeldi, ta ki iş yerine varmadan bindiğimiz asansörlere varana kadar. Üç adet asansör vardı. Bastık düğmeye, tahmin etmeye çalıştık acaba hangi asansörün kapısı açılacak diye. O an aklıma Hugo geldi. Çoğu zaman tuttururdum ben 3 seçenekten doğru olanı, sonra da Hugo'nun hatunu "Hugo kahramın benim!" diyerekten ona sarılır, onu öperdi. Mutlu olurdum. İşaret ettim bu asansörün kapısı açılacak diye. Çoğu zaman olduğu gibi bildim yine doğru seçeneği. Lakin pazartesinin gerçekten bir sendrom olduğunu ne zaman anladım bilir misiniz? Asansörün kapısı açılınca kırmızı saçlı, yeşil gözlü bir kızın bana sarılıp "Messe kahramanım benim!" diyerek beni öpmesini hayal etmemle, kapının açılıp içeriden yaşlı bir amcanın çıkmasının bir olmasıyla. Çöktüm, kahroldum oracıkta.  O zaman anladım pazartesi sendromunun sabah huzurlu uyanmakla alakası yokmuş. Pazartesi günü bildiğin illet bir günmüş. Pazartesi'den nefret ediyorum o da bana bayılmazsa bile. İçimden yaşlı amcaya sarılıp, "Bana kaderimin bir oyunu mu bu?" diyesim geldi.

O değil de, ya kırmızı saçlı yeşil gözlü kız çıkıp sarılsaydı bana...

19 Kasım 2011 Cumartesi

Bilinmeyene Mektuplar - 1

Sevgili bilinmeyen,

Sen aslında var mısın, bilinmez. Dışarıda bir yerlerde muhtemelen şu an yaptığım gibi gelecekteki sevgiline mektup yazmıyorsundur. Belki çok yakınımdasın, belki de kilometrelerce uzağımdasın. Belki seni hiç görmedim, belki de sürekli yanımdaydın bugüne dek. Ruhlar birbirlerine bir şekilde erişirlermiş. Kimi zaman, tesadüflerden bir köprü inşaa edilirmiş ruhlar için. Ruhlara kalan o köprünün ortasında birbirlerine kavuşmaları imiş. Kimi zaman da köprüye ihtiyaç yokmuş, tek yapılması gereken uzatılması gereken bir elmiş.

Senden ilk isteğim, sadece sevgili olma. Dost ol, arkadaş ol, can ol, sırdaş ol, hayatın anlamı ol. Benimle hiç kimse olmaya cesaret et, hiç kimse olalım önce. Çünkü, bizim hikayemiz o zaman, hiç kimse olduğumuzda  başlar. Zamanla beraber yazalım hikayemizi. Hikayemizde yarattığımız karakterler olalım. Hiç kimse olan biz, zamanla büyüyelim. Öğrenelim, keşfedelim birbirimizi. Bağlanalım birbirimize. Öğrendikçe yaklaşalım birbirimize. Zamanla sen ben ol, ben sen olayım.

Sevgili, güneşe bak. Baktığında kendi kadar, kendi biçiminde izi kalır gözünde. Bir leke bırakır neye baksan. Birbirimizin gözünde o ışık lekesi gibi olalım. Gözlerimi kapatınca, karanlık görüntüyü aydınlatan sen ol. Açınca gözlerimi, her bir hareketinde gözlerimin, gördüğüm her şeyin üzerinde sen belir.

Bizim bir şarkımız olsun, beraber dolaşırken söyleyeceğimiz. Bizi görenlere umudu, sevmeyi, mutluluğu, sevdayı hatırlatalım. Şarkımız Fikret KIZILOK'un Serserinim parçası olsun be sevgili, beraber söyleyelim her daim:

"Serserinim gün akşam bilmem.
Kalbinden başka yer mekan bilmem.
Kandil olmuş tutuşmuş, kül duman bilmem.
Güzel gözlerinin meyhanesinde.

Evvel zaman icindeymişiz
Dünya alem dışındaymışız
Her dem senin askındaymışız
Güzel gözlerinin meyhanesinde

Bir bilsen ki ne hallerdeyim
Kaybolmuşum nerelerdeyim
Bir gün dudakta bir gün tendeyim
Güzel gözlerinin meyhanesinde."

Her dem senin aşkında olayım, güzel gözlerinin meyhanesinde...

Kim bilir sevgili, belki de Kızıl Saçlı Kız sensindir...

16 Kasım 2011 Çarşamba

Anılar: Saklambaç Oynayan Elime Mum Diksin

İlk kar tanesi yere ulaştığında o, annesi kızmasına rağmen her zamanki gibi perdeleri sonuna kadar açmış, gökyüzünü seyrediyordu. Yağan karın beyaz bir örtü oluşturması için, içinden dua ediyordu. Dikkatle seyretti karın yeryüzünü beyaza boyamasını. Sonra perdeleri çekti. Odanın orta kısmına yakın kurulmuş olan sobanın yanına dışarı çıkmadan eldivenlerini, bere ve atkısını ısıtmak için sokuldu. Annesi başına bir şey gelir diye izin vermezdi başta dışarı çıkmasına. Sonra anne yüreği, çocuğun tatlı ve masum bakışlarına dayanamazdı her seferinde olduğu gibi. Anne, her zaman yaptığı gibi sıkı sıkı tembihledi kendisine dikkat etmesi için, sıkıca sardı her tarafını üşümemesi için.

Kapı açıldı, çocuk koşa koşa arkadaşlarının yanına vardı. İlk ve en görkemli kardan adamı yapmak için diğer arkadaş gruplarıyla yarışa girdiler. Evden havuç getiren çocuk saygı görüyordu grup içerisinde. Güle oynaya, arada ufak kar topu savaşları yaparak bitirdiler kardan adamlarını. Sonra en sevdikleri oyuna başladılar. Çocuk başladı bağırmaya: "Saklambaç oynayan elime mum diksin." diye. Küçücük, üşüyen bir avucun içerisi işaret parmaklarıyla doluydu. Aniden avucunu kapattı çocuk. Kalan tek parmağın sahibi ebe oldu. Ebe başladı yüzden geri saymaya. Saymayı bitirince: "Sağım, solum, önüm, arkam kimi görsem sobe!" diye bağırdı. Çocuk, ebe yakınından geçip de onu göremeyince gülümsedi kocaman.

Hava kararınca, her seferinde annesi onu bulur, canını acıtmadan hafifçe kulağını çekerdi. "Bir daha izin yok sana!" derdi çocuğa. Çocuk, hafifçe gülümserdi annesine. Annesi elinden tutar, beraber eve girerlerdi. Çocuğun yanakları, kıpkırmızı olur, ellerini hissedemezdi. Sobanın yanıbaşına giderdi ısınmak için. Akşam yemeği için tüm aile sobanın yanında toplanırdı. Çocuk sıcacık yemeği afiyetle yerdi. Yanaklarına bulaşırdı içtiği çorba. Gülümserdi kocaman.

Perdeleri çektim sonuna kadar, acaba bu sene ilk kar tanesi ne zaman yeryüzüyle buluşacak diye düşünüyorum. Gökyüzünü seyrederken, dalıp gidiyorum bir hayale. Kar yağmış yine, bembeyaz her taraf. Ben avucumu açmışım ve bağırıyorum: "Saklambaç oynayan elime mum diksin." diye. Avucumu kapattığımda bir tek kişinin parmağı avucumda kalıyor.

Ebe sensin çocuk. Şimdi başla saymaya sonsuzdan geri ama gözlerini kapatmadan. Çünkü sobelemişsin bile beni. Şimdi,yüzümde kocaman bir gülümsemeyle gökyüzünü seyrediyorum, o sobanın yanıbaşındaymışım gibi...

15 Kasım 2011 Salı

Anılar: İz Bırakmadan Silmek

Benim bir defterim vardı, yaşadıklarımı yazdığım, kimi güzel anları, kimi de hatırlamak istemeyeceğim anları içeren yazılarla dolu olan. Geçen gün bakınırken yazdıklarıma gözüme bir yazı takıldı. Garip dörtlükler içeren, o anlık duygu yoğunluğuyla dolu bir yazı. Kurşun kalemle yazmışım yazıyı. Bir silgi aldım elime, silmeye çalıştım o sayfalara yazdıklarımı. Silgi işini iyi yapmıştı. O yazılar silinmişti, silip atmıştım işte duygularımı.

Aradan biraz zaman geçmişti. Bir arkadaşım karıştırıyordu defterimi, bana seslendi: “Bu sayfada silmeye çalıştığın bir yazı var. Bazı kısımları okunabiliyor ama. Misal şey yazmışsın, hayatı sihirleştirebilen bir insansın benim için, bir yerde ilham perimsin. İlham perisi demek”. Aldım defteri, koparttım sayfaları defterden attım bir kenara. Bir zamanlar silip de kurtuldum dediğim mısralar tekrar önümdeydi. Bu sefer kurtulmuştum onlardan.

Artık yurttan ayrılma vakti gelmişti. Eşyalarımı toparladım. Dolabımın en dibinde buruşuk iki sayfa vardı. Bir de beyaz bir sayfa vardı resim defterinden kopartılmış olan. Önce resim kağıdını ters çevirdim. Yüzü çizilmemiş olan bir kız silüeti. Yüzünü kendim doldurdum kafamda. Harika bir gülümseme ile bana bakıyordu artık resimdeki kız. Buruşmuş olan kağıtlardan birisini açtım yavaştan, resme döndüm. O bana gülümsemeye devam ederken, ben okumaya başladım zorlukla seçilen kelimeleri:

“Hayatı sihirleştirebilen bir insansın benim için, bir yerde ilham perimsin. Bir gülümsemen yeter imiş insanları mutlu etmeye, ben sana her bakışımda mutluyum ki.”

Son bir kez gülümseyiverdi bana resimdeki kız. Çakmağı çaktım, yaktım sayfaları. Elveda dedim, sonsuza dek. Bu sabah bir rüya gördüm. Hafif bir rüzgar esiyordu. Yine yaprakları kızarmış çınar ağacının altındaydın, el sallıyordun bana. Kırmızı saçların rüzgarın etkisiyle dalga dalgaydı. Yüzünde aynı gülümseme, elinde yanan bir çift kağıt ile bana bakıyordun.

12 Kasım 2011 Cumartesi

Üç Nokta

Üç parça halinde anlatılır hayatımız: İnsan doğar, büyür ve ölür. Üç ayrı nokta ile biten üç ayrı cümle ya da üç cümleden oluşan koca bir roman misali. 

Birinci cümle umudu, mutluluğu, hayalleri, güzelliği anlatır. Doğmaktır insanların en sevdiği cümle, yeni bir başlangıcı temsil eder çünkü. Karanlık bir geceden sonra yeryüzünü aydınlatan güneşi tasvir eder bu cümle.

Üçüncü cümle çoğu kez hüzün, hayal kırıklığı, kabullenememeyi, göz yaşını anlatır. Yitip gitmektir yani ölmektir insanların köşe bucak kaçtıkları cümle. Sonu temsil eder çünkü. Zayıf ışıklarla yeryüzünü aydınlatan güneşin batmasından sonra çöken zifiri karanlığı tasvir eder bu cümle.

Uçsuz bucaksızdır ikinci cümle. En sevdiğim cümledir, ne olduğu belirsizdir çünkü. Doğum ile ölüm arasında defalarca değişen, kah ağlayan, kah gülen cümle... Bu cümlenin benim en sevdiğim cümle olmasının sebebi üç ayrı noktayı bir araya getiren ve üç noktaya gebe olan sevdaları, aşkları, hayalleri, umutları, hüzünleri ve nicesini anlatan cümle olmasıdır. İkinci cümleyi yazmaya devam ediyorum ve galiba üç nokta ile bitecek bir cümle yazıyorum, çoğu kez dile getiremediklerimin saklı olduğu o üç noktayla biten bir cümle.

Kısacası hayat dediğin...

10 Kasım 2011 Perşembe

Anılar: Son Durak

Valizim yanıbaşımda, otobüs perona yanaşana kadar elimdeki dergilere göz atıyorum. Terminal her zaman olduğu gibi kalabalık. Herkes bir koşuşturma içerisinde. Otobüsüne yetişmeye çalışanlar, yolculuğu sona erenler, özel eşyalarını kaybedenler, dakika başı yapılan anonslar...

Otobüsün kalkmasına yirmi dakika kadar bir süre var. Oturduğum bankın yanındaki banka, üç kişilik bir aile oturuyor. Ben dergimi okurken, gözleri ışıl ışıl parlayan ufak kız çocuğu merakla bana bakıyor. Hafifçe gülümsüyorum ona. Annesinin sırtına vurup hareketleniyor. Gözlerindeki gülümsemeyi yakalıyorum. Ağzını kapatmış olan maske yüzünden yüzüne yayılan tebessümü yakalayamazsam da gözlerindeki ışıltı onun o an ne kadar mutlu olduğunu göstermeye yetiyor. Ailesiyle beş dakika konuşma şansım oluyor. Rojda 2 yaşında. Lösemi hastası. Ailesi kısıtlı imkanlarla tedavisi için Ankara'ya sürekli gelip gidiyormuş. Anne babası benim yaşlarımda. Erkenden sevdalarını evliliğe dökmüşler. Rojda gibi dünyalar tatlısı kızları var. "Beterin beteri vardır, onun bir gülümsemesi dünyadaki tüm zenginliklere bedel." diyor babası. Otobüsüm perona yanaşıyor. Ayrılma vakti Rojda'dan. Ayrılmadan elimi tutuyor gülümsüyor tekrardan. Elime ufak bir çiçek yerleştiriyor. Rojda'ya gülümseyerek ayrılıyorum oradan.

Ankara'dan Batman'a 17 saatlik uzun bir yolculuk bekliyor bizi. Valizleri yerleştirdikten sonra yolculuklarımın çoğunda oturduğum 12 numaralı koltuğa yerleşiyorum. Yolculukta sıkılmayayım diye aldığım dergiler ve de Ahmed Arif'in şiir kitabını yanıma alıyorum. Yanıma oturacak insanı merak ediyorum. Benim boylarımda, yirmili yaşlarında bir genç oturuyor yanıma. Selam verip tanıtıyor kendini. Adı Mahmut imiş. Mahmut Urfalı, ilkokul beşe kadar okuyabilmiş kısıtlı imkanlardan dolayı. Şimdi, il il dolaşıp çalışıyormuş. Ufak kardeşleri onunla aynı kaderi paylaşmasın diye, okuyabilsinler diye 10 kişilik ailesine ekonomik açıdan katkıda bulunmaya çalışıyormuş.

Mahmut ile uzun süre muhabbet ettikten sonra gözü Ahmed Arif'n şiir kitbına takılıyor. Rastgele bir sayfayı aralıyor. Yavaş yavaş okumaya başlıyor:

Ölüm bu,
Fıkara ölümü
Geldim, geliyorum demez.
Ya bir kuşluk vakti, ya akşam üstü,
Ya da seher, mahmurlukta,
Bakarsın, olmuş olacak.
Bir hastası vardı umutsuz,
Hasreti uykularda,
Hasreti soğuk sularda.
Gayrı, iki korku çiçeğidir gözleri,
İki mavi, kocaman korku çiçeği,
Açar, derin kuyularda...

"Hakket konuşmuş." diyor Mahmut. "Ölüm bu, ne zaman kime uğrayacağı bilinmez ama nasıl bu yolculuğun son durağı varsa, ölüm de bizlerin son durağıdır" diyor.

Otobüs Urfa'nın ilçesi Birecik'e varıyor. Fırat nehri tüm ihtişamıyla karşılıyor bizleri. Birecik, Mahmut için otobüsün son durağı. Vedalaşıyoruz onunla. Aşağıda kardeşleri onu karşılamak için bekliyor. Otobüs uzaklaşırken oradan, Mahmut'un kucaklaştığını görüyorum kardeşleriyle.

Ve sonunda Batman otogarına yanaşıyor otobüs. Ahmed Arif'in kitabını alıp Mahmut'un okuduğu şiiri arıyorum. Açıp okuyorum tekrar tekrar. Rojda'nın elime tutuşturduğu çiçeği yerleştiriyorum o sayfaların arasına ve şiirin altındaki boş kısma iki satır karalıyorum:

Yolculuğun son surağı benim için, yan tarafta harekete geçmeye hazırlanan bir otobüs var. Onun yolcuları için yolculuğun başlangıcı. Yolculuk Mahmut için, Rojda için zorlu bir yolculuk, kimisi için rahat bir yolculuk. En nihayetinde bir şekilde son durağı vardır her yolculuğun.

Aylar sonra kurumuş bir çiçeği tutuyorum elimde ve altını çizdiğim üç mısraya bakıyorum.

Gayrı, iki korku çiçeğidir gözleri,
İki mavi, kocaman korku çiçeği,
Açar, derin kuyularda...

8 Kasım 2011 Salı

Bir garip veda

Telefonu çalıyordu. Gözlerini açtığında çalmaya devam ediyordu. Saate baktı, bu saatte arayanın o olduğunu biliyordu. Telefonu açtı, ağır ağır soluk alış verişini dinlerken sesini bir daha duymayacağını biliyordu.

Sonra sessizlik oldu. İkisi de konuşmadı. Konuşmak istediğini biliyordu ama her seferinde O'nu engelleyen duvara çarpıp kalbinin derinliklerine gömülüyordu kelimeler birer birer. Telefondan sadece nefes alış verişini dinlemek bile heyecanlandırıyordu O'nu. Gözlerini kapattı, onu ilk gördüğü güne gitti. Sonbahardı. Kırmızı saçları kırmızı beresinin altında dalgalanıyordu. Ona görür görmez aşık olmasını sağlayan gülüşü dün gibi gözlerinin önündeydi. Yaklaşıyordu O'na yavaşça. Gerçek olmayan onlarca hayaliyle birleşiyordu hatıraları. Bu kez elini uzatıyordu O'na. Elleri birleşiyordu ve öylece oturuyorlardı dakikalar boyunca. Sımsıkı tutuyordu ellerini bir daha bırakmamak üzere. Sonra sarılıyorlardı. Yağmur çiselemeye başlıyordu. Kaçmıyorlardı yağmurdan. Kaldırıyorlardı kafalarını, her bir yağmur damlasını tenlerinde hissederek Çınar Ağacı'nın dökülen kırmızı yapraklarını seyrediyorlardı. Kız ondan O'nun için yazdığı hikayeyi anlatmasını istiyordu. Ve anlatmaya başladı kıza Kızıl Saçlı Kızın hikayesini.

Telefonu kapatmamıştı henüz. Sessizliği bozdu. Anlatmaya başladı kızın en sevdiği hikayeyi. Şimdi daha hızlı soluk alıp veriyordu. İlk kez sonunu değiştirerek anlatıyordu hikayeyi. "Bir vardık, hep vardık ya aşk, artık yokuz ikimiz de. Biz varamadık muradımıza. Bak yağmur çiseliyor yine. Kaldır kafanı hisset teninde yağmurun her bir damlasını. Gökyüzü ağlıyor yine bizim için." Sonra telefondan ağladığını duydu ve telefon kapandı. Bir rüyadaydı sanki. O'na nasıl veda edeceğini kız seçmişti. Balkona çıktı. Yağmur yağıyordu. Çınar ağacından bir yaprak düşüyordu yine. Gözleriyle o yaprağı takip ederken, kızın en sevdiği şarkıyı söylüyordu.

5 Kasım 2011 Cumartesi

Anılar: Bugün bayram erken kalkın çocuklar


Güzel bir çam ormanının derinliklerinden süzüle süzüle gelen bir patikanın ucunda bir sağa bir sola salındığını seçebildiğim ufak bir çocuk bana doğru yaklaşıyor. Kömür karası saçları kafasındaki kocaman şapka tarafından kamufle edilmiş, fakat yüzündeki kocaman gülümseme gözler önünde. Elinde kocaman bir poşet var. Bana doğru yaklaştıkça, esmer teni akşam güneşinin altında parlıyor. Islığa benzer bir ses geliyor ama ıslık demeye bin şahit ister. Dudakları şekilden şekle giriyor, tanıdık bir melodinin notaları süzülüveriyor dudaklarından. Salına salına “Bugün bayram” şarkısının melodisini ıslığıyla bütünleştiriyor, yürümeye devam ediyor.

Küçük çocukların hayal dünyası uçsuz bucaksızdır. Onların yazdığı hayat senaryosunda, başrolde olan onlardır. Dünya sadece bir figürandır. Kötülüğün, acının, kederin, keşkelerin, geçmişle hesaplaşmanın, gelecek kaygısının olmadığı saf ve temiz bir figürandır. Kimi zaman her tarafı oyuncaklarla dolu bir oyuncak dünyası, kimi zaman dönme dolapların, atlı karıncaların olduğu kocaman bir lunapark, kimi zaman da her şeyin bedava ve sınırsız olduğu kocaman bir bakkaldır. Ne zaman ki küçük çocuk hayal dünyasının sonu olan o dipsiz uçuruma varır, o yazdığı senaryoyu sorgulamaya başlar. Senaryoyu sorguladıkça, figüran olan dünya, ön plana çıkmaya başlar. Zaman geçer, çocuk dibi görünmeyen uçuruma bakar. Merak eder orayı. Keşfetmek ister kendi dünyasının ötesindeki gizemli yeri. Bu merak arttıkça çocuk büyür. Ve gün gelir dünya senaryoyu tümüyle değiştirir. Başrolü kapar çocuktan. Artık figüran olan çocuktur. Çocuğun merakını gidermek için arkasından iter onu uçuruma. Çocuk uçurumdan aşağı doğru süzüldükçe, görmediği manzaralar görür, yukarıda kocaman gülümsemesi olan çocuğun dudakları bükülür, ve an gelir o uçurumun dibine düşer.

Çocuğun yüzündeki gülümseme tüm güzelliğiyle gözlerimin önünde. 15 sene önceki beni görüyorum karşımda. Bayram arifesinde aldığımız yeni elbiselerimizi büyük bir özenle yanıbaşımızda tutardık. O kocaman poşetin içinde bayramlıklarım var. Salına salına yürüyorum hayal dünyamdaki patikada. Heyecanla bayramı bekliyorum. Hemen sabah olsa da, bayramlıkları giysem, büyüklerimin elini öpsem, harçlığımı alsam diye sabırsızlanıyorum.Sonra çıksam arkadaşlarımla akşama kadar oyun oynasam. Akşam olsa da, tüm aile hep beraber bayram olması nedeniyle özenle pişirilen yemekleri afiyetle yesek. 

Şimdi o uçurumun dibindeyim. Yukarı bakıyorum. Yukarıda hemen yanımdaymış gibi küçüklüğümü görüyorum. Tüm saflığıyla bana sırıtan esmer bir çocuk var. El sallıyor bana. O uçurumdan düşmüş olsam da, dünyanın acımasızlıklarını görerek yazdığım senaryoda başrolden figüranlığa düşsem de, o senaryo benim senaryom. Dünya nasıl olursa olsun, içimizdeki o yaratıcı, saf, temiz çocuk bir kenarda duruyor. Yarın bayram, heyecanlıyım. Hemen sabah olsa da, sevdiklerimi arayıp bayramlarını kutlasam diye sabırsızlanıyorum. Bu gece çocuğum tekrar. Yıkanmış, ütülenmiş elbiselerim yatağımın yanıbaşında duruyor. Islık çalmaya başlıyorum. Yukarıdan ufak bir çocuğun sesi geliyor net bir şekilde. Islığıma eşlik ediyor: “Bugün bayram, erken kalkın çocuklar...” diye.

3 Kasım 2011 Perşembe

Anılar: Yağmurun Sesi

Yağmurun çiseleyen sesi, toprak ezeli ve ebedi aşkı yağmura kavuşunca etrafa yayılan toprak kokusu, yağan yağmurun altında bir şemsiyeyi paylaşan sevgililerin görüntüsü, tüm bunlar algılanırken yudumlanan bir fincan sıcak çayın tadı ve en güzeli yağmurlu havalarda yürekte daha da belirginleşen o sıcacık his...

Aç şimdi pencereni. Sese kulak ver. Yudumlarken çayını, toprağın kokusunu içine çek. Bak, şimdi her şey tamam gibi. Elimde sigaram, kulaklarımda en sevdiğim ses, içime çektiğim en sevdiğim koku, izlediğim en sevdiğim görüntü... Yüreğim sıcacık. Tam dalıp düşünürken çoğu zamana değişilmeyecek o anları, gök gürlüyor. Yağmur hızlanıyor. Bir şemsiyeyi paylaşan sevgililer adımlarını sıklaştırıp kayboluyorlar. Şimdi bende kalan, bir yudum çay, bir yudum hayat...

Yağmurun sesi, çoğu için hüzün barındırır. Yüreğin derinliklerine işleyen hüzünlü bir şarkının notaları misali çalınır kulaklara. Halbuki, yağmurun sesi hüzün barındırmaz içerisinde. Toprağa kavuşacak olmanın heyecanıyla coşkulu bir ezgidir yağmurun sesi. Umut taşır, sevgi taşır beraberinde. Kavuştuğunda kuru toprağa, toprağın derinliklerinden bir tohuma ulaşır yağmur suları ve yeni bir hayat filizlenir toprağın derinliklerinden.

Şimdi bak toprağa, yemyeşil bir hayat filizlendi yağmur ile. Yağmur şiddetini arttırırken, kapatıyorum gözlerimi. Hüzün yok yürekte, umut var, sevgi var. O ana dair güzellikler var. Ve yağmurun sesinin anlattığı yegane şey var:

Bir yudum sevgi, bir yudum hayat...

30 Ekim 2011 Pazar

Kasımda Aşk Başkadır

Ne aydı ne de güneşti gözlerimi kamaştıran, yeryüzünde yanıbaşımda parıldayan bir yıldıza rastladım. Önce varlığını hissettim uzaklarda. İçimde bir yangın gibi bir sevgi büyümeye başladı. Varlığını hissede hissede aramaya başladım onu. Yolda bütün canlılara sordum nedir bu hislerimin kaynağı? Gördünüz mü aydan berrak, güneşten ışıl ışıl varlığı? İşittiniz mi yeryüzünün bütün bülbüllerinden daha güzel sesi olan yıldızı? Kokusunu içinize çektiniz mi en güzel çiçekten daha güzel kokanı? Kimselerden cevap alamadan gece gündüz demeden aradım onu. An geldi çok yaklaştım sandım, an geldi varlığı uzaklaştı ama içimi kaplayan ateş an be an büyümeye devam etti. Sadece varlığını hissettiğim, belki de aklımın bana oyun oynadığı var olmayana nasıl bağlanırdım bu kadar? Nasıl sevebilirdim bütün benliğimle onu? Yürürken, otururken, uyurken, uyanırken nasıl olur da onun hayalini kurabilirdim? Ve onun hakkında hiçbir şey bilmeden onca hayali nasıl kurabilirdim? Bir gün güzel bir uykuya daldım. Hayalimde yine o vardı. Gözlerimi açtığımda halen rüyada sandım kendimi. Bambaşka bir diyarda açmıştım gözlerimi. Uyuduğum yer değişmişti. Gözlerime altın yapraklı ağaçların büyüleyici güzelliği ilişti ilk önce. Sonra hiç hissetmediğim kadar varlığını hissettim onun. Gözlerim etrafı tüm detaylarıyla incelemeye başladı. Görünürde bulunduğum diyarın güzelliğinden başka bir şey yoktu. Rüzgar hafifçe esiyordu, etraf huzurluydu. Hissettiğim sıcaklık sürekli artıyordu. Tümüyle yabancı olduğum diyarda nereye gideceğimi bilmeden yürüdüm o artan hisse doğru. O güne dek tesadüf etmediğim bir ezgi işitti kulaklarım. Durdum birden, büyüsüne kapıldım denizden gelen ezginin. Sonra kalbim hiç atmadığı kadar hızla atmaya başladı. Bulunduğum yerdeki ışık miktarı artmaya başladı birden. 

Sadece denize bakıyordum. Işık arttıkça kafamı çevirip ışığın kaynağına bakamadım. İçten içe merak kemirse de benliğimi, cesaret edip o eşsiz ezginin, huzur veren denizin, kısaca gerçekte var olmayan diyarın büyüsüne kapılmışken, dönüp onunla karşılaşınca neler olacağını kestiremedim. Zaman durdu o an. Hani hep zamanın durmasını ister ya insan, o an hızla aksın istedim. O büyüden bir an önce kurtulmak istedim. Kalbimin ne denli hızla çarptığını hatırlayamıyorum. Gözlerimi kırpmadan uçsuz bucaksız masmavi denize bakıyordum. Bir şey oldu aniden. O eşsiz ezgi kesildi, denizden esen hafif rüzgar durdu birden. Aynı olan tek şey o ışığın kaynağının bütün büyüleyiciliğiyle arkamda durmasıydı. Bir ses işittim. O ana dek duyduğum bütün seslerden daha zarif daha güzel bir ses. İşittiğim hiçbir ses bu sesin bende bıraktığı etkiyi bırakamamıştı. O sesi duyar duymaz sanki büyüden kurtulmuşum gibi gözlerimi masmavi denizden kaçırabildim. Aniden geri döndüm. Başta kapattım gözlerimi. Gözlerim kamaşmıştı çünkü. O sesin kaynağı, günlerdir varlığını hissettiğim varlık işte karşımdaydı. Yavaşça açtım gözlerimi. Işığına alışmaya başladı gözbebeklerim. Kızıl saçlı kızı ilk kez o zaman gördüm. Bu sefer tekrar zaman dursun da sonsuza dek o güzel yüzü, gülümsemeyi, gözleri, saçları seyredeyim istedim. Onları düşünürken konuşmaya başladı benimle. Ne söylediği önemli değildi o an. Sadece sesini duyabilmek, ona bakabilmek yeterdi bana. Büyülenmek, ilk görüşte bağlanmak böyle bir şeydir. İlk kez ben konuşmaya başladım gözlerimi ondan ayırmadan:

Rüya da değil gerçek de değil bu an,
Şayet gerçekse eğer, benim bildiğim gerçeklik anlatamaz gözlerimin beynime gösterdiklerini
Şayet rüyaysa eğer benim bilinçaltıma yerleşemez karşımda duran varlık.
Ne rüya ne gerçek, nedir o zaman yaşadığım bu an?
Deli derler bana yeryüzünde, deli aklım bana oyun mu oynar durmadan?
Büyüye kapıldım, içim içime sığmıyor,
Kalbimde en ufak bir acı, üzüntü, keder yok bütün benliğim gülümsüyor,
Karşımda kelimelerin anlatamayacağı bir canlı duruyor...
Ve böyle başladı benim Kızıl Saçlı Kıza olan sevdam. Bekliyorum halen seni. Bak Kasım geldi. Kasımda aşk başkadır derler Kızıl Saçlı Kız. Artık çıkacağını biliyorum “elma dersem çık!” diye çağırdığımda seni. 
Avucumu açmış seni bekliyorum işte...

Yeşil Pelerinli Prenses

Saat geç oldu dedi babası. O zaman yine o güzel hikayeyi anlat dedi küçük kız. Babası anlatmaya başladı kızının en sevdiği hikayeyi:

"Bir varmış, bir yokmuş. Dünyalar güzeli yeşil pelerinli bir prenses varmış. Bu prensesi yeşil peleriniyle görebilenler nadirmiş. Onu görebilmek için çok temiz bir yüreğe sahip olmak gerekirmiş..." Babası anlatmaya devam ederken gözlerini kapattı küçük kız. Küçük yaşında geniş bir hayal dünyası vardı. Gözleri kapanır kapanmaz yine hayal dünyasına gitti. Gözlerini yemyeşil yaprakları olan ağaçların gölgesinde açtı. Babasının ağzından çıkan kelimeler hayal dünyasında sürekli duyduğu o eşsiz ezgiyi canladırıyordu. Onu orada yeşil doğanın ortasında farkedebilmek zordu. Artık yeşil peleriniyle dolaşan, en sevdiği hikayenin kahramanı yeşil pelerinli prensesti o.

Odasının küçük penceresinden yağan karı seyrediyordu. Etraf bembeyaz olmuştu kısa sürede. Hazırlanmaya başladı. Kırmızı rujunu sürdükten sonra yeşil pelerinini giydi. Bembeyaz caddelerde yağan karın altında dolaşmaya başladı. Yeşil pelerini ile yağan karın altında göz kamaştırıyordu. Koca bir çınar ağacının altına geldi, gözlerini kapattı ve hayal etmeye başladı yine. Hayalinde babası ona en sevdiği hikayeyi anlatıyordu yine. Gözlerini yemyeşil yaprakları olan ağaçların gölgesinde açtı. Yeşil pelerinli prensesti yine. Bu kez elleri sıcacık bir avucun içindeydi. Güzel gözlerine gülümseyerek bakan bir prens vardı hayalinde. O'nun sesiyle hayal dünyasından beyaza bürünmüş dünyaya geri döndü. Kafasını çevirdi, saçlarını yağan kar kaplamıştı. Babasının o eşsiz ezgiye dönüşen kelimelerini duyarken kırmızı rujun kapladığı dudaklarıyla öptü O'nu. Yeşil pelerinli prenses prensini bulmuştu. Kar hızlandıkça hızlandı, "bir vardı, bir yoktu, dünyalar güzeli yeşil pelerinli bir prenses vardı" ezgisi eşliğinde...

27 Ekim 2011 Perşembe

Anılar: Geçicisin Çaren Yok

 
Geçicisin, çaren yok. Sen bulutsun, o güneş. Hapsedemezsin ışığı, ilelebet. İstediğin kadar karanlık ol durduramazsın onu. O sabırlıdır çünkü, macerasına devam eder, bekler. Nasıl olsa aydınlatacağını bilir karanlığa boğulmuş diyarları.

İstediğin kadar hırçın ol, kararlı ol. Gölgen çöksün üstümüze. En korkunç gök gürültülerinle sağır et kulaklarımızı. Arkasından yağdır, azgın sulara dönüşecek yağmurlarını. Islat bizi iliklerimize kadar. En yıkıcı fırtınalarını gönder üstümüze, yıprat bizleri. Ama biz biliriz, sen bulutsun ve arkanda sabırla beklemektedir güneş. Yıprandıkça biz, çığ gibi büyür umudumuz. Yüreğimizdeki hasret büyür ışığa, taşar zamanla bedenimizden. Ve an gelir, dağıtır seni yavaş yavaş. Kavuşuruz özlemini çektiğimiz aydınlık diyarlara. Merhaba deriz aydınlığa, lakin sana elveda demeyiz. Biliriz, geri gelirsin çünkü karanlığınla.

Geçicisin, çaren yok. Bak, güneş orada her zaman, umut yürekte her zaman..

24 Ekim 2011 Pazartesi

Acının dili yoktur


Uzun ve soğuk bir kış hakimdi o sene.

Kabuslarla dolu geçen geceler bitmek tükenmek bilmiyordu. Geceleri çakan şimşek sesleri onu ürkütüyordu. Korkusunu bastırabilmek için sarılacağı bir oyuncak ayısı yoktu.

Sabah ezanıyla uyanması gerekirdi. Köyde hayat erken başlardı çünkü. Hava aydınlanıncaya kadar babasına yardım ederdi.

O sene yıllardır öğretmensiz olan okullarına öğretmen atanmıştı. Yıllar sonra köyün çocukları mavi önlükleriyle okula koşacaklardı. Bu haber onu mutlu etmiş miydi bilinmez, çünkü aylardır ağzından ne tek kelime çıkıyor, ne de gülümsediği görülüyordu. Aylar önce kaybettiği ağabeyinin ölümünden beri böyleydi.

Okul, köyün hemen dibine inşa edilmişti zamanında. Tek sınıftan oluşuyordu. Tüm öğrenciler tek sınıfta, tek bir öğretmen tarafından eğitilirdi.

Kahvaltısını yaptıktan sonra, okulun ilk günü ya, önlüğünü giyecekti. Onun, kışın ellerini ısıtacak olan eldivenleri yoktu. İncecik kazağının üzerine mavi önlüğünü giydirdi ablası. Zamanında ağabeyinin olan yırtık bir montu çekti üzerine. Lastik ayakkabılarını giydikten sonra, kara bata çıka okula doğru yürüdü sessizce. Okula vardığında öğrencilerin hepsinin sınıfın ortasında bulunan sobanın etrafında toplanmış olduğunu gördü. O sessizce en arkaya geçti ve öğretmeni bekledi. Soğuktan elleri donmuştu adeta. Onları kendince ısıtmaya çalışıyordu. Lastik ayakkabılarının içi suyla dolmuştu.

Oturduğu yerde öğretmeni bekledi. Öğretmen içeri girdi. Anlamadığı bir dilde bir şeyler söyledi. O ise ses çıkarmadan ağlıyordu. Öğretmen onu fark etti ve ona doğru ilerledi. Öğretmeni anlamıyordu ancak öğretmenin sıcak bakışı, gülümsemesi onu rahatlatmıştı.

O gece yine soğuk ve uzun bir geceydi. Ateşler içinde yanıyordu. Ancak, uzun zamandan beri ilk kez kabus görmüyordu. Rüyasında ağabeyini görüyordu. Elinden tutmuş, beraber okula gidiyorlardı. Kapıdan içeri girip beraber arka sıraya doğru ilerlediler. Öğretmeni beklediler. Bir ara dışarı çıktılar. Dışarısı ömründe hiç görmediği insanlarla dolu bambaşka bir yerdi. Köyüne benzemiyordu. Ürktü bir an, ağabeyinin eline sıkıca kavradı. Ağabeyi ona gülümsedi sadece. 

Uzun süren bir sarsıntı olduğunda dışarıdaydı ablasıyla. Anlam veremiyordu olup bitenlere. Ablasının elini sıkıca kavramış yıkılan okuluna bakıyordu.  Öğretmeninin anlamadığı dilde ablasına soruyordu öğretmenini. Aylar önce yaşadığı sahne tekrar yaşanıyordu. Ağabeyinden sonra ilk kez gülümsemesini sağlayan dilini anlamadığı öğretmeni için döküyordu gözyaşlarını bu sefer. 

Bilinen gerçek acının dili yoktu. Acı ortaktı, saplandı mı yüreğe dil, din, mezhep, ırk dinlemezdi. Ve yine soğuk bir gece başlıyordu, bu kez etrafında toplanacağı soba olmadan, sevdiği öğretmeni olmadan, ailesinin çoğu olmadan...

P.S: Acılar yürektedir, yardımlar için hiçbir zaman geç değildir. Yardımlar için: http://birgun.net/actuels_index.php?news_code=1319391234&year=2011&month=10&day=23

23 Ekim 2011 Pazar

Biz ne zaman insanlıktan çıktık?

Biz ne zaman bu derece insanlıktan çıktık, aklım almıyor. Bugün büyük bir deprem yaşandı Van'da. Üzerinden 4 saat geçmiş olmasına rağmen merkez üssü Erciş'ten halen net bir haber alınamıyor. Tahmini ölü sayısı 1000 civarı. Hangi yürek dayanabilir ki bu acıya? Hemen yardım etmemiz gerekirken sosyal medyada insanlıktan çıkmış bir güruhu hayretle seyrediyoruz.

Sen ne zaman seni insan yapan insanlığını kaybettin de depremi "Takdir-i ilahi" diye nitelendirmeye başladın? Sen ne zaman bir felaketin ardından "Oh olsun!" diyebilecek kadar canileştin? Ama doğru ya sen her zaman köşende bekliyordun sessizce. Faşizan damarın iştahla kabarıyordu. Sen bizim aramızdasın, sayın da çok fazla. Bak aynı zamanda her yerdesin. Yeni aldım haberini, Taksim'de esmer gördüğün kişiyi Kürt bu, bölücü bu! diye mimleyip linç etmeye kalkıyorsun. Kelimeler seni anlatmaya utanıyor biliyor musun? Senden bahsederken cümleler tiksiniyor senden. Ama ne olursa olsun tümüyle ölmemiştir belki içindeki o insan denen mahlukat. Kazanırız belki seni. Seni, "Kısasa kısas!" diyen Hammurabi görse alnından öperdi aslında. Ama unutma şunu, sen ne kadar çok olursan ol, vicdanı olan, kısaca insan olan insanların sayısı nice. Sen köşende ulumaya devam et, sevinmeye devam et birgün belki sen de insanlıktan alamadığın nasibini alırsın.

Şu anda karanlık çöktü Van'da. Her zamankinden daha karanlık bir karanlık. Bir yardım eli uzatabilen herkes uzatsın yardım elini. Depremzedeler için Kızılay'a bağış için 2868'e boş mesaj ile 5 TL katkıda bulunabilir.

22 Ekim 2011 Cumartesi

Hayaller Umuttur

Dağlık bir bölgede bir tepenin yamacına kurulmuştu köy. Köyün hemen arka tarafında, doğal şartlarla mı oluştuğu yoksa insan eliyle mi yontulduğu bilinmeyen  kocaman bir kayanın içerisinde bir mağara bulunurdu. Mağara, içerisine güneş ışığı erişemediği için gündüzleri dahi karanlıktı. Köyün çocukları ne zaman toplansalar o mağarayla ilgili efsaneler, korku hikayeleri anlatırlardı birbirlerine. Mağaranın girişinde çok az kişinin keşfedebildiği çok güzel bir çiçek yetişirdi. O çiçeğe erişebilmek için mağaranın girişinden kayaya birazcık tırmanmak gerekirdi.

Günün birinde o mağaranın korku hikayeleriyle büyümüş bir çocuk, hıçkıra hıçkıra o mağaraya doğru koştu. Tam mağaranın girişine geldiğinde duraksadı. Girmeye korkuyordu, kafasından anlatılan bütün o hikayeler geçiyordu. Gözlerinden yaşlar akmaya devam ederken kafasını çevirdi. Çocuk baktığı dünyanın o mağaradan çok daha korkunç ve karanlık olduğuna karar verip içeri girdi. Bir köşeye doğru ilerledi. Sırtını mağaranın soğuk taşlarına dayadı, ağlamaya devam etti. Gözü mağaranın karanlığına alıştı yavaş yavaş. Kafasını kaldırdı, bir anlığına mağaranın tavanında bir ışık belirdi. Normalde korkudan koşup gitmesi gerekirken oturduğu yerde kaldı ve ışığı seyretti. O an o ışığı seyrederken geleceğe dair hayeller kurmaya başladı. Dünyanın karanlığından kaçıp, o karanlık mağarada gözyaşlarından kurtulup düşündükçe düşündü. Ve bundan sonra ne zaman hıçkıra hıçkıra ağlasa o mağaraya koştu.

Yıllar sonra uzun yıllar boyunca köyüne uğramayan bir genç evinin balkonunda koca şehri seyrediyordu sigarasından bir nefes daha çekerken. Bu derece çaresizken ne yapacağını bilememişti ve cevabı yıllardır kaçtığı çocukluğunda bulmuştu. Kapattı gözlerini, gözlerini açtığında hıçkıra hıçkıra mağaraya doğru koşarken buldu kendisini. Mağaranın girişine vardı. Tam içeri girecekken gözüne o güne dek görmediği bir çiçek ilişti. Ona erişebilmek için çabucak kayaya tırmandı. Elinde o güzel çiçekle mağaraya girdi. O köşeye gitti ve sırtını mağaranın soğuk taşına dayadı. Kafasını kaldırıp tavanı seyretmeye başladı. Beklediği gibi bir ışık belirdi. Karanlık mağara aydınlandı birden. Yıllar sonra ilk kez bir melek görüyordu. Sıcacık gülümsemesiyle oradaydı işte. Artık gözlerinde yaşlar yoktu çocuğun, Yavaşça ayağa kalktı ve elinde çiçekle elini meleğe doğru uzattı. Melek çiçeği aldı, gülümsedi ve tek bir cümle döküldü dudaklarından:

"Hayaller umuttur küçük çocuk."

20 Ekim 2011 Perşembe

Anılar: Ayna Ayna Söyle Bana...

Zaman oldukça kitap okumak ne de güzeldir. Kitap okumak insanın düşüncelerine, hayal gücüne etki eder. Olaylara bakış açınız değişir. Ufkunuz genişler. Neyse, kitap okumanın faydaları değil yazının konusu.

Dün yeni bir kitaba başladım. Kitabın başlarında okuyucuyu etkilemek için yazılmış bir çift cümleye rastladım. Kitapta deniyor ki : "Geçmiş, iki aynanın arasında durmadan yansıyıp duruyor. Parlak ayna başardığımız işleri ve dile getirdiğimiz sözleri yansıtırken, karanlık olan yapmadığımız şeyleri temsil ediyor." Bu iki cümleyi düşündüm biraz. Bu aynalar ile ilgili yazılan cümleler hoşuma gitti.

Ben bu aynalara iki ayna daha ekledim. Geçmiş, dört duvarında dört ayna asılı olan bir oda gibidir. Bu aynalardan iki tanesinin tarifini kitaptan aldık zaten. O iki ayna karşılıklı duvarlarda asılılar. Kalan iki duvarda asılı olan iki ayna daha var. Bunlardan bir tanesi yine parlak bir ayna, ancak bazı yerleri buğulanmış bu aynanın. Dördüncü ve son ayna ise karanlık bir ayna olmasına rağmen bazı yerleri bazı görüntüler yansıtabiliyor.

Üçüncü ayna, yani buğulu olan ayna tam olarak hatırlayamadığımız anıları temsil ediyor. Tam olarak anımsamak istiyoruz o aynanın gösterdiklerini. Ancak nafile, elimizle o buğulu yerleri silemiyoruz. Parça parça yansıyor bize o görüntüler.

Dördüncü ayna ise yaptığımız fakat hatırlamak istemediğimiz şeyleri temsil ediyor. Ona bakınca onun göstereceklerini görmemek için karalamışız o aynayı. Kapatmışız bir güzel, fakat bir şekilde o ayna bir yolunu bulup o görüntüleri yansıtıveriyor.

Ben hergün o odaya giriyorum ve önce parlak aynaya bakıyorum. Mutlu oluyorum aniden, yapabildiklerimi görüyorum onda. Ancak, arkadaki karanlık ayna delip geçiyor mutluluğumu yansıttığı karanlık yüzüyle. Yapamadıklarımla kaplanıyor parlak ayna. Hemen diğer aynaya dönüyorum. Hayal gibi de olsa, kare kare görüntüler yakalıyorum geçmişten. Biraz olsun içim ferahlıyor, seviniyorum. Fakar, arkada tek bir görüntü beliriyor. Kapatmaya çalıştığım aynadan beliren o görüntü büyüdükçe büyüyor. tüm mutluluğum gidiveriyor.

Bir güne çok mutlu başlayıp, neye uğradığını bilmeden afallamış bir şekilde o günü bitirimek o gün o odaya girmektir aslında. Ee ben de her gün o odaya giriyorum işte.

17 Ekim 2011 Pazartesi

Badem Ağacının Gözyaşları

Bir dolmuş, hınca hınç dolu. Dolmuş arkasında bir toz bulutu ile ağır ağır ilerliyor. Sigaraları ellerinde amcalar konuşuyor. Ufak bir tabureye sıkışmış elindeki ufak hikaye kitabını heceleyerek okumaya çalışan bir çocuk sigara dumanından rahatsız oluyor. Şoför bir kaset yerleştiriyor teybe. Susuyor herkes. Çocuğun içini hüzün kaplıyor birden, sebebini bilmiyor. Tek tek insanların yüzüne bakıyor. Sessizce gözyaşı döküyor kadınlar. Amcalar sigara dumanını daha bir derin çekiyor içlerine.

Kerpiç bir evin ufak bir odası, küçücük bir sobanın etrafı yaşlısından çocuğuna ısınmaya çalışan insanlarla dolu. Boşalan çay bardakları tazeleniyor. Kadınlar bir köşede toplanmış konuşuyorlar. Amcalar sigara üstüne sigara yakıp önemli meseleler konuşuyorlar. Küçük çocuk duvarda asılı olan takvime bakıyor. Üzerinde yazılı olan yazıyı okumaya çalışıyor. Sonra gözleri sessizce gözyaşı döken nineye takılıyor. Bir süre sonra nine ağıt yakmaya başlıyor. Kimseden çıt çıkmıyor. Ellerinde sigaraları olan amcaların bile gözleri doluyor.

Bir bağ, yıllara meydan okuyan bir badem ağacının altında genç abiler kürekle örtüyorlar açılan bir çukuru. Kadınlar, küçücük bir çocuğun kalbine işleyen bir şekilde ağlıyorlar. Bu kez kafasında şapkamsı bir şey olan bir amca çocuğun anlamadığı bir dilde bir şeyler söylüyor. Yaşlı amcalar ellerinde sigara sessiz bir şekilde gözyaşı döküyorlar. Kadınlar susuyor. Yaşlı nineye takılıyor küçük çocuğun bakışları. O amca susunca yaşlı nine sessizliği bozuyor. Başlıyor ağıdını yakmaya yine, bu kez daha bir derinden çıkıyor kelimeler. Çocuğun gözlerinden yaşlar akmaya başlıyor. O gün öğreniyor sessiz bir şekilde ağlamayı. Hıçıkırıklar boğazına takılıyor, sessizce ağlamaya devam ediyor. Yaşlı nine ağıdını bitiriyor. Çocuğun yanına gelip onun gözlerindeki yaşları siliyor. Çukur tümüyle toprakla örtülmeden bir taş yerleştiriyorlar baş tarafına. Çocuk taşta yazılanları okumaya çalışıyor. İki hece dökülüyor dudaklarından. Ninesine dönüyor, o taşta neden dayısının isminin yazılı olduğunu soruyor. Bu kez yaşlı nine ağıt yakamıyor, sessizce ağlamaya başlıyor. Ve yıllara meydan okuyan badem ağacından sararmış bir yaprak düşüyor yavaşça. Çocuğun gözleri o yaprağı takip ediyor. Toprağın üstüne düştüğü gibi son bir kürek darbesiyle toprağın altında kalıyor yaprak. Nine çocuğun gözyaşlarını siliyor, toprak da badem ağacının...