30 Ekim 2011 Pazar

Kasımda Aşk Başkadır

Ne aydı ne de güneşti gözlerimi kamaştıran, yeryüzünde yanıbaşımda parıldayan bir yıldıza rastladım. Önce varlığını hissettim uzaklarda. İçimde bir yangın gibi bir sevgi büyümeye başladı. Varlığını hissede hissede aramaya başladım onu. Yolda bütün canlılara sordum nedir bu hislerimin kaynağı? Gördünüz mü aydan berrak, güneşten ışıl ışıl varlığı? İşittiniz mi yeryüzünün bütün bülbüllerinden daha güzel sesi olan yıldızı? Kokusunu içinize çektiniz mi en güzel çiçekten daha güzel kokanı? Kimselerden cevap alamadan gece gündüz demeden aradım onu. An geldi çok yaklaştım sandım, an geldi varlığı uzaklaştı ama içimi kaplayan ateş an be an büyümeye devam etti. Sadece varlığını hissettiğim, belki de aklımın bana oyun oynadığı var olmayana nasıl bağlanırdım bu kadar? Nasıl sevebilirdim bütün benliğimle onu? Yürürken, otururken, uyurken, uyanırken nasıl olur da onun hayalini kurabilirdim? Ve onun hakkında hiçbir şey bilmeden onca hayali nasıl kurabilirdim? Bir gün güzel bir uykuya daldım. Hayalimde yine o vardı. Gözlerimi açtığımda halen rüyada sandım kendimi. Bambaşka bir diyarda açmıştım gözlerimi. Uyuduğum yer değişmişti. Gözlerime altın yapraklı ağaçların büyüleyici güzelliği ilişti ilk önce. Sonra hiç hissetmediğim kadar varlığını hissettim onun. Gözlerim etrafı tüm detaylarıyla incelemeye başladı. Görünürde bulunduğum diyarın güzelliğinden başka bir şey yoktu. Rüzgar hafifçe esiyordu, etraf huzurluydu. Hissettiğim sıcaklık sürekli artıyordu. Tümüyle yabancı olduğum diyarda nereye gideceğimi bilmeden yürüdüm o artan hisse doğru. O güne dek tesadüf etmediğim bir ezgi işitti kulaklarım. Durdum birden, büyüsüne kapıldım denizden gelen ezginin. Sonra kalbim hiç atmadığı kadar hızla atmaya başladı. Bulunduğum yerdeki ışık miktarı artmaya başladı birden. 

Sadece denize bakıyordum. Işık arttıkça kafamı çevirip ışığın kaynağına bakamadım. İçten içe merak kemirse de benliğimi, cesaret edip o eşsiz ezginin, huzur veren denizin, kısaca gerçekte var olmayan diyarın büyüsüne kapılmışken, dönüp onunla karşılaşınca neler olacağını kestiremedim. Zaman durdu o an. Hani hep zamanın durmasını ister ya insan, o an hızla aksın istedim. O büyüden bir an önce kurtulmak istedim. Kalbimin ne denli hızla çarptığını hatırlayamıyorum. Gözlerimi kırpmadan uçsuz bucaksız masmavi denize bakıyordum. Bir şey oldu aniden. O eşsiz ezgi kesildi, denizden esen hafif rüzgar durdu birden. Aynı olan tek şey o ışığın kaynağının bütün büyüleyiciliğiyle arkamda durmasıydı. Bir ses işittim. O ana dek duyduğum bütün seslerden daha zarif daha güzel bir ses. İşittiğim hiçbir ses bu sesin bende bıraktığı etkiyi bırakamamıştı. O sesi duyar duymaz sanki büyüden kurtulmuşum gibi gözlerimi masmavi denizden kaçırabildim. Aniden geri döndüm. Başta kapattım gözlerimi. Gözlerim kamaşmıştı çünkü. O sesin kaynağı, günlerdir varlığını hissettiğim varlık işte karşımdaydı. Yavaşça açtım gözlerimi. Işığına alışmaya başladı gözbebeklerim. Kızıl saçlı kızı ilk kez o zaman gördüm. Bu sefer tekrar zaman dursun da sonsuza dek o güzel yüzü, gülümsemeyi, gözleri, saçları seyredeyim istedim. Onları düşünürken konuşmaya başladı benimle. Ne söylediği önemli değildi o an. Sadece sesini duyabilmek, ona bakabilmek yeterdi bana. Büyülenmek, ilk görüşte bağlanmak böyle bir şeydir. İlk kez ben konuşmaya başladım gözlerimi ondan ayırmadan:

Rüya da değil gerçek de değil bu an,
Şayet gerçekse eğer, benim bildiğim gerçeklik anlatamaz gözlerimin beynime gösterdiklerini
Şayet rüyaysa eğer benim bilinçaltıma yerleşemez karşımda duran varlık.
Ne rüya ne gerçek, nedir o zaman yaşadığım bu an?
Deli derler bana yeryüzünde, deli aklım bana oyun mu oynar durmadan?
Büyüye kapıldım, içim içime sığmıyor,
Kalbimde en ufak bir acı, üzüntü, keder yok bütün benliğim gülümsüyor,
Karşımda kelimelerin anlatamayacağı bir canlı duruyor...
Ve böyle başladı benim Kızıl Saçlı Kıza olan sevdam. Bekliyorum halen seni. Bak Kasım geldi. Kasımda aşk başkadır derler Kızıl Saçlı Kız. Artık çıkacağını biliyorum “elma dersem çık!” diye çağırdığımda seni. 
Avucumu açmış seni bekliyorum işte...

Yeşil Pelerinli Prenses

Saat geç oldu dedi babası. O zaman yine o güzel hikayeyi anlat dedi küçük kız. Babası anlatmaya başladı kızının en sevdiği hikayeyi:

"Bir varmış, bir yokmuş. Dünyalar güzeli yeşil pelerinli bir prenses varmış. Bu prensesi yeşil peleriniyle görebilenler nadirmiş. Onu görebilmek için çok temiz bir yüreğe sahip olmak gerekirmiş..." Babası anlatmaya devam ederken gözlerini kapattı küçük kız. Küçük yaşında geniş bir hayal dünyası vardı. Gözleri kapanır kapanmaz yine hayal dünyasına gitti. Gözlerini yemyeşil yaprakları olan ağaçların gölgesinde açtı. Babasının ağzından çıkan kelimeler hayal dünyasında sürekli duyduğu o eşsiz ezgiyi canladırıyordu. Onu orada yeşil doğanın ortasında farkedebilmek zordu. Artık yeşil peleriniyle dolaşan, en sevdiği hikayenin kahramanı yeşil pelerinli prensesti o.

Odasının küçük penceresinden yağan karı seyrediyordu. Etraf bembeyaz olmuştu kısa sürede. Hazırlanmaya başladı. Kırmızı rujunu sürdükten sonra yeşil pelerinini giydi. Bembeyaz caddelerde yağan karın altında dolaşmaya başladı. Yeşil pelerini ile yağan karın altında göz kamaştırıyordu. Koca bir çınar ağacının altına geldi, gözlerini kapattı ve hayal etmeye başladı yine. Hayalinde babası ona en sevdiği hikayeyi anlatıyordu yine. Gözlerini yemyeşil yaprakları olan ağaçların gölgesinde açtı. Yeşil pelerinli prensesti yine. Bu kez elleri sıcacık bir avucun içindeydi. Güzel gözlerine gülümseyerek bakan bir prens vardı hayalinde. O'nun sesiyle hayal dünyasından beyaza bürünmüş dünyaya geri döndü. Kafasını çevirdi, saçlarını yağan kar kaplamıştı. Babasının o eşsiz ezgiye dönüşen kelimelerini duyarken kırmızı rujun kapladığı dudaklarıyla öptü O'nu. Yeşil pelerinli prenses prensini bulmuştu. Kar hızlandıkça hızlandı, "bir vardı, bir yoktu, dünyalar güzeli yeşil pelerinli bir prenses vardı" ezgisi eşliğinde...

27 Ekim 2011 Perşembe

Anılar: Geçicisin Çaren Yok

 
Geçicisin, çaren yok. Sen bulutsun, o güneş. Hapsedemezsin ışığı, ilelebet. İstediğin kadar karanlık ol durduramazsın onu. O sabırlıdır çünkü, macerasına devam eder, bekler. Nasıl olsa aydınlatacağını bilir karanlığa boğulmuş diyarları.

İstediğin kadar hırçın ol, kararlı ol. Gölgen çöksün üstümüze. En korkunç gök gürültülerinle sağır et kulaklarımızı. Arkasından yağdır, azgın sulara dönüşecek yağmurlarını. Islat bizi iliklerimize kadar. En yıkıcı fırtınalarını gönder üstümüze, yıprat bizleri. Ama biz biliriz, sen bulutsun ve arkanda sabırla beklemektedir güneş. Yıprandıkça biz, çığ gibi büyür umudumuz. Yüreğimizdeki hasret büyür ışığa, taşar zamanla bedenimizden. Ve an gelir, dağıtır seni yavaş yavaş. Kavuşuruz özlemini çektiğimiz aydınlık diyarlara. Merhaba deriz aydınlığa, lakin sana elveda demeyiz. Biliriz, geri gelirsin çünkü karanlığınla.

Geçicisin, çaren yok. Bak, güneş orada her zaman, umut yürekte her zaman..

24 Ekim 2011 Pazartesi

Acının dili yoktur


Uzun ve soğuk bir kış hakimdi o sene.

Kabuslarla dolu geçen geceler bitmek tükenmek bilmiyordu. Geceleri çakan şimşek sesleri onu ürkütüyordu. Korkusunu bastırabilmek için sarılacağı bir oyuncak ayısı yoktu.

Sabah ezanıyla uyanması gerekirdi. Köyde hayat erken başlardı çünkü. Hava aydınlanıncaya kadar babasına yardım ederdi.

O sene yıllardır öğretmensiz olan okullarına öğretmen atanmıştı. Yıllar sonra köyün çocukları mavi önlükleriyle okula koşacaklardı. Bu haber onu mutlu etmiş miydi bilinmez, çünkü aylardır ağzından ne tek kelime çıkıyor, ne de gülümsediği görülüyordu. Aylar önce kaybettiği ağabeyinin ölümünden beri böyleydi.

Okul, köyün hemen dibine inşa edilmişti zamanında. Tek sınıftan oluşuyordu. Tüm öğrenciler tek sınıfta, tek bir öğretmen tarafından eğitilirdi.

Kahvaltısını yaptıktan sonra, okulun ilk günü ya, önlüğünü giyecekti. Onun, kışın ellerini ısıtacak olan eldivenleri yoktu. İncecik kazağının üzerine mavi önlüğünü giydirdi ablası. Zamanında ağabeyinin olan yırtık bir montu çekti üzerine. Lastik ayakkabılarını giydikten sonra, kara bata çıka okula doğru yürüdü sessizce. Okula vardığında öğrencilerin hepsinin sınıfın ortasında bulunan sobanın etrafında toplanmış olduğunu gördü. O sessizce en arkaya geçti ve öğretmeni bekledi. Soğuktan elleri donmuştu adeta. Onları kendince ısıtmaya çalışıyordu. Lastik ayakkabılarının içi suyla dolmuştu.

Oturduğu yerde öğretmeni bekledi. Öğretmen içeri girdi. Anlamadığı bir dilde bir şeyler söyledi. O ise ses çıkarmadan ağlıyordu. Öğretmen onu fark etti ve ona doğru ilerledi. Öğretmeni anlamıyordu ancak öğretmenin sıcak bakışı, gülümsemesi onu rahatlatmıştı.

O gece yine soğuk ve uzun bir geceydi. Ateşler içinde yanıyordu. Ancak, uzun zamandan beri ilk kez kabus görmüyordu. Rüyasında ağabeyini görüyordu. Elinden tutmuş, beraber okula gidiyorlardı. Kapıdan içeri girip beraber arka sıraya doğru ilerlediler. Öğretmeni beklediler. Bir ara dışarı çıktılar. Dışarısı ömründe hiç görmediği insanlarla dolu bambaşka bir yerdi. Köyüne benzemiyordu. Ürktü bir an, ağabeyinin eline sıkıca kavradı. Ağabeyi ona gülümsedi sadece. 

Uzun süren bir sarsıntı olduğunda dışarıdaydı ablasıyla. Anlam veremiyordu olup bitenlere. Ablasının elini sıkıca kavramış yıkılan okuluna bakıyordu.  Öğretmeninin anlamadığı dilde ablasına soruyordu öğretmenini. Aylar önce yaşadığı sahne tekrar yaşanıyordu. Ağabeyinden sonra ilk kez gülümsemesini sağlayan dilini anlamadığı öğretmeni için döküyordu gözyaşlarını bu sefer. 

Bilinen gerçek acının dili yoktu. Acı ortaktı, saplandı mı yüreğe dil, din, mezhep, ırk dinlemezdi. Ve yine soğuk bir gece başlıyordu, bu kez etrafında toplanacağı soba olmadan, sevdiği öğretmeni olmadan, ailesinin çoğu olmadan...

P.S: Acılar yürektedir, yardımlar için hiçbir zaman geç değildir. Yardımlar için: http://birgun.net/actuels_index.php?news_code=1319391234&year=2011&month=10&day=23

23 Ekim 2011 Pazar

Biz ne zaman insanlıktan çıktık?

Biz ne zaman bu derece insanlıktan çıktık, aklım almıyor. Bugün büyük bir deprem yaşandı Van'da. Üzerinden 4 saat geçmiş olmasına rağmen merkez üssü Erciş'ten halen net bir haber alınamıyor. Tahmini ölü sayısı 1000 civarı. Hangi yürek dayanabilir ki bu acıya? Hemen yardım etmemiz gerekirken sosyal medyada insanlıktan çıkmış bir güruhu hayretle seyrediyoruz.

Sen ne zaman seni insan yapan insanlığını kaybettin de depremi "Takdir-i ilahi" diye nitelendirmeye başladın? Sen ne zaman bir felaketin ardından "Oh olsun!" diyebilecek kadar canileştin? Ama doğru ya sen her zaman köşende bekliyordun sessizce. Faşizan damarın iştahla kabarıyordu. Sen bizim aramızdasın, sayın da çok fazla. Bak aynı zamanda her yerdesin. Yeni aldım haberini, Taksim'de esmer gördüğün kişiyi Kürt bu, bölücü bu! diye mimleyip linç etmeye kalkıyorsun. Kelimeler seni anlatmaya utanıyor biliyor musun? Senden bahsederken cümleler tiksiniyor senden. Ama ne olursa olsun tümüyle ölmemiştir belki içindeki o insan denen mahlukat. Kazanırız belki seni. Seni, "Kısasa kısas!" diyen Hammurabi görse alnından öperdi aslında. Ama unutma şunu, sen ne kadar çok olursan ol, vicdanı olan, kısaca insan olan insanların sayısı nice. Sen köşende ulumaya devam et, sevinmeye devam et birgün belki sen de insanlıktan alamadığın nasibini alırsın.

Şu anda karanlık çöktü Van'da. Her zamankinden daha karanlık bir karanlık. Bir yardım eli uzatabilen herkes uzatsın yardım elini. Depremzedeler için Kızılay'a bağış için 2868'e boş mesaj ile 5 TL katkıda bulunabilir.

22 Ekim 2011 Cumartesi

Hayaller Umuttur

Dağlık bir bölgede bir tepenin yamacına kurulmuştu köy. Köyün hemen arka tarafında, doğal şartlarla mı oluştuğu yoksa insan eliyle mi yontulduğu bilinmeyen  kocaman bir kayanın içerisinde bir mağara bulunurdu. Mağara, içerisine güneş ışığı erişemediği için gündüzleri dahi karanlıktı. Köyün çocukları ne zaman toplansalar o mağarayla ilgili efsaneler, korku hikayeleri anlatırlardı birbirlerine. Mağaranın girişinde çok az kişinin keşfedebildiği çok güzel bir çiçek yetişirdi. O çiçeğe erişebilmek için mağaranın girişinden kayaya birazcık tırmanmak gerekirdi.

Günün birinde o mağaranın korku hikayeleriyle büyümüş bir çocuk, hıçkıra hıçkıra o mağaraya doğru koştu. Tam mağaranın girişine geldiğinde duraksadı. Girmeye korkuyordu, kafasından anlatılan bütün o hikayeler geçiyordu. Gözlerinden yaşlar akmaya devam ederken kafasını çevirdi. Çocuk baktığı dünyanın o mağaradan çok daha korkunç ve karanlık olduğuna karar verip içeri girdi. Bir köşeye doğru ilerledi. Sırtını mağaranın soğuk taşlarına dayadı, ağlamaya devam etti. Gözü mağaranın karanlığına alıştı yavaş yavaş. Kafasını kaldırdı, bir anlığına mağaranın tavanında bir ışık belirdi. Normalde korkudan koşup gitmesi gerekirken oturduğu yerde kaldı ve ışığı seyretti. O an o ışığı seyrederken geleceğe dair hayeller kurmaya başladı. Dünyanın karanlığından kaçıp, o karanlık mağarada gözyaşlarından kurtulup düşündükçe düşündü. Ve bundan sonra ne zaman hıçkıra hıçkıra ağlasa o mağaraya koştu.

Yıllar sonra uzun yıllar boyunca köyüne uğramayan bir genç evinin balkonunda koca şehri seyrediyordu sigarasından bir nefes daha çekerken. Bu derece çaresizken ne yapacağını bilememişti ve cevabı yıllardır kaçtığı çocukluğunda bulmuştu. Kapattı gözlerini, gözlerini açtığında hıçkıra hıçkıra mağaraya doğru koşarken buldu kendisini. Mağaranın girişine vardı. Tam içeri girecekken gözüne o güne dek görmediği bir çiçek ilişti. Ona erişebilmek için çabucak kayaya tırmandı. Elinde o güzel çiçekle mağaraya girdi. O köşeye gitti ve sırtını mağaranın soğuk taşına dayadı. Kafasını kaldırıp tavanı seyretmeye başladı. Beklediği gibi bir ışık belirdi. Karanlık mağara aydınlandı birden. Yıllar sonra ilk kez bir melek görüyordu. Sıcacık gülümsemesiyle oradaydı işte. Artık gözlerinde yaşlar yoktu çocuğun, Yavaşça ayağa kalktı ve elinde çiçekle elini meleğe doğru uzattı. Melek çiçeği aldı, gülümsedi ve tek bir cümle döküldü dudaklarından:

"Hayaller umuttur küçük çocuk."

20 Ekim 2011 Perşembe

Anılar: Ayna Ayna Söyle Bana...

Zaman oldukça kitap okumak ne de güzeldir. Kitap okumak insanın düşüncelerine, hayal gücüne etki eder. Olaylara bakış açınız değişir. Ufkunuz genişler. Neyse, kitap okumanın faydaları değil yazının konusu.

Dün yeni bir kitaba başladım. Kitabın başlarında okuyucuyu etkilemek için yazılmış bir çift cümleye rastladım. Kitapta deniyor ki : "Geçmiş, iki aynanın arasında durmadan yansıyıp duruyor. Parlak ayna başardığımız işleri ve dile getirdiğimiz sözleri yansıtırken, karanlık olan yapmadığımız şeyleri temsil ediyor." Bu iki cümleyi düşündüm biraz. Bu aynalar ile ilgili yazılan cümleler hoşuma gitti.

Ben bu aynalara iki ayna daha ekledim. Geçmiş, dört duvarında dört ayna asılı olan bir oda gibidir. Bu aynalardan iki tanesinin tarifini kitaptan aldık zaten. O iki ayna karşılıklı duvarlarda asılılar. Kalan iki duvarda asılı olan iki ayna daha var. Bunlardan bir tanesi yine parlak bir ayna, ancak bazı yerleri buğulanmış bu aynanın. Dördüncü ve son ayna ise karanlık bir ayna olmasına rağmen bazı yerleri bazı görüntüler yansıtabiliyor.

Üçüncü ayna, yani buğulu olan ayna tam olarak hatırlayamadığımız anıları temsil ediyor. Tam olarak anımsamak istiyoruz o aynanın gösterdiklerini. Ancak nafile, elimizle o buğulu yerleri silemiyoruz. Parça parça yansıyor bize o görüntüler.

Dördüncü ayna ise yaptığımız fakat hatırlamak istemediğimiz şeyleri temsil ediyor. Ona bakınca onun göstereceklerini görmemek için karalamışız o aynayı. Kapatmışız bir güzel, fakat bir şekilde o ayna bir yolunu bulup o görüntüleri yansıtıveriyor.

Ben hergün o odaya giriyorum ve önce parlak aynaya bakıyorum. Mutlu oluyorum aniden, yapabildiklerimi görüyorum onda. Ancak, arkadaki karanlık ayna delip geçiyor mutluluğumu yansıttığı karanlık yüzüyle. Yapamadıklarımla kaplanıyor parlak ayna. Hemen diğer aynaya dönüyorum. Hayal gibi de olsa, kare kare görüntüler yakalıyorum geçmişten. Biraz olsun içim ferahlıyor, seviniyorum. Fakar, arkada tek bir görüntü beliriyor. Kapatmaya çalıştığım aynadan beliren o görüntü büyüdükçe büyüyor. tüm mutluluğum gidiveriyor.

Bir güne çok mutlu başlayıp, neye uğradığını bilmeden afallamış bir şekilde o günü bitirimek o gün o odaya girmektir aslında. Ee ben de her gün o odaya giriyorum işte.

17 Ekim 2011 Pazartesi

Badem Ağacının Gözyaşları

Bir dolmuş, hınca hınç dolu. Dolmuş arkasında bir toz bulutu ile ağır ağır ilerliyor. Sigaraları ellerinde amcalar konuşuyor. Ufak bir tabureye sıkışmış elindeki ufak hikaye kitabını heceleyerek okumaya çalışan bir çocuk sigara dumanından rahatsız oluyor. Şoför bir kaset yerleştiriyor teybe. Susuyor herkes. Çocuğun içini hüzün kaplıyor birden, sebebini bilmiyor. Tek tek insanların yüzüne bakıyor. Sessizce gözyaşı döküyor kadınlar. Amcalar sigara dumanını daha bir derin çekiyor içlerine.

Kerpiç bir evin ufak bir odası, küçücük bir sobanın etrafı yaşlısından çocuğuna ısınmaya çalışan insanlarla dolu. Boşalan çay bardakları tazeleniyor. Kadınlar bir köşede toplanmış konuşuyorlar. Amcalar sigara üstüne sigara yakıp önemli meseleler konuşuyorlar. Küçük çocuk duvarda asılı olan takvime bakıyor. Üzerinde yazılı olan yazıyı okumaya çalışıyor. Sonra gözleri sessizce gözyaşı döken nineye takılıyor. Bir süre sonra nine ağıt yakmaya başlıyor. Kimseden çıt çıkmıyor. Ellerinde sigaraları olan amcaların bile gözleri doluyor.

Bir bağ, yıllara meydan okuyan bir badem ağacının altında genç abiler kürekle örtüyorlar açılan bir çukuru. Kadınlar, küçücük bir çocuğun kalbine işleyen bir şekilde ağlıyorlar. Bu kez kafasında şapkamsı bir şey olan bir amca çocuğun anlamadığı bir dilde bir şeyler söylüyor. Yaşlı amcalar ellerinde sigara sessiz bir şekilde gözyaşı döküyorlar. Kadınlar susuyor. Yaşlı nineye takılıyor küçük çocuğun bakışları. O amca susunca yaşlı nine sessizliği bozuyor. Başlıyor ağıdını yakmaya yine, bu kez daha bir derinden çıkıyor kelimeler. Çocuğun gözlerinden yaşlar akmaya başlıyor. O gün öğreniyor sessiz bir şekilde ağlamayı. Hıçıkırıklar boğazına takılıyor, sessizce ağlamaya devam ediyor. Yaşlı nine ağıdını bitiriyor. Çocuğun yanına gelip onun gözlerindeki yaşları siliyor. Çukur tümüyle toprakla örtülmeden bir taş yerleştiriyorlar baş tarafına. Çocuk taşta yazılanları okumaya çalışıyor. İki hece dökülüyor dudaklarından. Ninesine dönüyor, o taşta neden dayısının isminin yazılı olduğunu soruyor. Bu kez yaşlı nine ağıt yakamıyor, sessizce ağlamaya başlıyor. Ve yıllara meydan okuyan badem ağacından sararmış bir yaprak düşüyor yavaşça. Çocuğun gözleri o yaprağı takip ediyor. Toprağın üstüne düştüğü gibi son bir kürek darbesiyle toprağın altında kalıyor yaprak. Nine çocuğun gözyaşlarını siliyor, toprak da badem ağacının...

15 Ekim 2011 Cumartesi

Anılar: Mem u Zin'imsi bir hikaye...

"Sonu olmayan sınırsız güzelliğin, sonu gelmez aşıkların destanıdır, fakat aşıklarla arzu sahipleri ayrıdır, bazısı faydalanmak ister, öteki feda olmak. Bazıları canları için ister cananı, bazıları da cananları için verir canı. Kimisi kavuşmak ister, kimi de derdi seçer." diye bahsedilir Mem ü Zin destanından.

Mem ü Zin imkansız bir aşk hikayesinin anlatıldığı ünlü bir Kürt aşk hikayesidir. Bu hikayeden bir kesit verelim:

Zin muma sesleniyor:
Bazen mumu ederdi kendine muhattap,
"ey sır ve oturma arkadaşım,baş arkadaşım
gerçi yanmak yönünden benim gibisin sen
fakat konuşma yönünden benim gibi değilsin
eğer sen de benim gibi söyleseydin
benim de gönlüm fazla yanmazdı
benimle senin derdin farklıdır
o fark doğudan batıya kadardır
doğusun, ateşin görünüştedir
batı da benim, içim ateştir
her zaman yanıyor canımızın damarı
senin ise bazı vakitlerden başka yanmaz
benim başımda alevler,gönlümde köz var
canım o közle savaştadır
senin başının üstünde ışık var
ondan serseri bir sevda yağıyor
o ışık, senin için dildir
benim başımdaki alev ise zarar verir bana
benim gönlümden başıma vuran alev
şiddetli rüzgara hükmeder
gerçi geceleri uyanıksın sen
ama sabahtan akşama da uykudasın
akşamdan şafağa,günden geceye
hep yanarım ben"

mem dicle'ye sesleniyor:
mem çaresiz insanlardan uzağa giderdi derin nehirle hemdert olurdu
"ey benim gözyaşlarım gibi dökülen nehir
ey aşıklar gibi sabırsı ve sukunetsi nehir
sabırsız, kararsız ve sükunetsizsin
yoksa sen de benim gibi deli misin?
senin için hiçbir karar kılmak yok
galiba senin de gönlünde bi yar var
her an senin de hatrına ne gelir?
ki böyle cizre'nin yanıbaşında coşuyorsun?
eğer bu şehirse senin sevgilin
işte elde etmişsin arzunu
her zaman koynundadır bu konaklar
kollarını dolamışsın gerdanına
hala Allah'tan korkmuyorsun da
her gün binlerce şükretmiyorsun da
bunca feryad figan ediyorsun
artık ne murad istiyorsun?
boş yere niye feryad ediyorsun?
avare avare bağdat diyarına gidiyorsun
ben ağlarsam,inlersem eğer
ben ölürsem sızlarsam eğer
her ne yaparsam ben revadır
benim için mantıklı yol,yok olmaktır
benim gönlümün içinden de geç bir kez
gözlerimin baş pınarına bak bir kez
gönlümün derdi neden dermansızdır?
ıslak gözlerimin macerası nedir?
divane oldum ben periyi elden kaçırdım
dicleyim ben zenbereği bıraktım
dicle kıyısındaki yer isimleri
sen oralarda dolaşıyorsun
tek başıma kaldım burada bu ovalarda"

Hikayenin en güzel kesitlerinden birisidir belki. Zin'in muma seslenişi ve Mem'in Dicle nehrine seslenişi. Ne derin bir sevdadır anlaşılır bu mısralardan. Dedik ya, imkansız bir aşk hikayesi diye bahsedilir bu hikayeden. Hani klişe bir laf vardır imkansız denen bir şey yoktur diye. Bizim hikayemiz de imkansız değildir. Elbette Mem ü Zin gibi tasvir edemeyiz şimdiki sevdaları, ama vardır güzel örnekler. İmkansız olduğu düşünülüp de yıllar sonra mutlu sona ulaşan sevdalar vardır.

Önceden muma seslenen Zin ile dicleye seslenen Mem artık birbirlerine sesleniyorlardır kim bilir. Bir rivayete göre mezarları yanyanadır Mem ile Zin'in. İmkansız dedikleri sevdaları onca zorluğa, engele rağmen mutlu sona ulaşmıştır, başka bir hayatta olsa da. Bu aralar galiba fazla Ezel izliyorum. İyice dayı modlarına girdim. Yok imkansız aşk, yok sevdalar falan. Bize uğrar mı bilinmez ama, ne demişler: "what if it happens?". Mem ü Zin'e hediyem olsun o zaman yeğen ;)

12 Ekim 2011 Çarşamba

Kırmızı Oje

Bankta oturmuş, metro çıkışına bakıyordu. Onlarca değişik insan çıkıyordu o daracık yerden. Çocuklar, gençler, yaşlılar, üniformalılar. Kalabalığı sevmezdi aslında, kulaklarını onlarca değişik sese tıkamıştı. Normalde, beklerken bir sigara yakardı, cebinden çıkardı sigarasını, tam çakmağı ateşleyecekken vazgeçti. Sahi bugün buraya neden gelmişti? Merak mıydı, çok güvendiği iç sesi miydi onu buraya getiren? Son günleri tarttı kafasında. Düşünürken bir yandan da göz ucuyla metro çıkışına bakıyordu. Elinde çiçek buketiyle bir başkası bekliyordu orada. Sürekli saatine bakıyordu. Bekletilmeyi ve beklemeyi sevmiyordu ama bu kez umrunda değildi. Hem biraz zamana ihtiyacım var diye düşünüyordu. Metro çıkışına bir kız gelip onu süzmeye başladığında cebinden bir kağıt çıkarttı. O ana kadar onlarca kez okumuştu o yazıyı. Tekrar okudu. O yazıyı hangi duygularla nasıl bir çırpıda yazdığını düşündü. Yazdığı son cümleye baktı, bu kez yaktı sigarasını, tekrar metrodan çıkan insanlara bakmaya başladı. Ne kadar çoklar diye düşündü. Her biri başlı başına bir dünya, her birinin kendi içinde nasıl hikayeleri vardır acaba diye düşündü. Sonra kendi hikayesini düşündü. Bugün cidden düşündüğü gibi kendi hikayesinin gidişatını etkileyecek bir gün müydü? O yazdığı mektup hikayesinde yeni bir bölümün güzel başlangıcı olabilecek miydi? Bunları düşünürken hep yazıyı bitirdiği cümleyi düşündü. Metrodan bir çift çıktı. El ele tutuşup yürümeye başladılar. Birbirlerine bakarlarken ikisi de gülümsüyordu. Benim tadamadığım duygu böyle bir şey olsa gerek diye düşündü. Tek bir söz söylemeden gözlerimin içi güldüğü zaman, yanımda sıcaklığını hissettiğim zaman, eli avucumun içinde olduğu zaman gerçek anlamda o duygu iliklerime kadar işleyecek galiba diye düşündü. Sonra metro çıkışında oturan kıza baktı, kız gülümseyerek ona baktı. Metrodan bir kız çıktı. İlk dikkatini çeken şey parlayan kırmızı ojeli tırnakları oldu.


Kırmızıyı, o rengin onun için önemini düşündü. Kızıl saçlı kızı, sonbaharı, çınar ağacının kırmızı yapraklarını hayal etti. Sonra tekrar kızın ellerine takıldı gözleri. Güzel gülümsemesi, ya da şık giyimi dikkatini çekmemişti ilk başta. Kırmızı ojelere bakarken, kırmızı bir atkı ve kırmızı bir bere ile hayal etti kızı. En sevdiği mevsim sonbahardı yine hayalinde. Hayalinde çınar ağacının kızıl yapraklarının üzerinde uzanırken yanında olan kızıl saçlı kız yerine elleri ellerinin içinde olan kırmızı ojeli kız vardı. Kırmızı atkı ve bere çok yakışırdı ona diye düşündü. Kırmızı bir ruj ile çok daha dikkat çekici olurdu herhalde dedi. Tüm bunlar bir anda oldu. Kız onu tanıdı. Sıcak bir gülümseme ile ona yaklaştı. Metro'nun girişindeki kız halen onu süzüyordu. Çocuk oturduğu yerden kalktı, elindeki mektubu bir çırpıda katlayıp cebine attı. Gülümsemesine karşılık verdi. Bir anlık metronun girişindeki kıza takıldı bakışları. Kızın kırmızı saçları kırmızı beresinin altında rüzgarın etkisiyle hafifçe dalgalanıyordu. Kırmızı atkısı ile sürdüğü kırmızı ruj dikkat çekiciydi. Bir anlığına kızın ellerine baktı, kırmızı ojeleri yoktu. Sonra kırmızı ojeli kıza döndü. O an dikkat etti kızın makyajına, giyimine ve gülüşüne.


Son bir kez metro girişine dönüp baktı. Bekleyen kız artık orada değildi. Kız ile konuşurken, kırmızı ojelerine bakıyordu. Bir yandan da mektubunun son cümlesini düşünüyordu:


- Ya sen isen kızıl saçlı kız?


Gülümsedi, cevabı biliyordu çünkü.

11 Ekim 2011 Salı

Mehmed UZUN

"İsmim Mehmed. Soyadım UZUN. Doğum tarihim 01.01.1953. Herkes beni böyle biliyor. Ama bunların hiçbiri gerçek değil; ismim, Mehmed değil, soyadım, UZUN değil, doğum tarihim bu rakamlar değil. Mehmed UZUN ne yazık ki, dünya edebiyatında sıkça görülen, özellikle totaliter rejimlerin baskı, yasak ve sansürlerinden kendilerini korumak için yazar ve aydınların ister istemez başvurdukları türden bir müstear isim de değil.
Bu tür müstear isimlere öteden beri alışkınım, doğduğum ve büyüdüğüm yörelerde herkesin birden fazla hayatı vardı ve bu hayatların birçoğu gizliydi. Gizli hayatların da kendine özgü kodları, isimleri vardı; neredeyse tüm kürt yazarların ismi takmaydı. Ama Mehmed UZUN, böyle bir isim değil. Mehmed UZUN, aynı zamanda benim de, ancak ben'i esir almış bir ben.
Esas ismim yasak olduğu için Mehmed oldum. Esas soyadım yasak olduğu için UZUN oldum. Bir insan olarak hiçbir değerim olmadığı, sadece ehlileştirilmesi gereken bir sürünün mensubu olarak görüldüğüm için de, en rahat şekliyle, künyeme 1.1.1953 yazıldı. Önadım Mehmed, dedemin ismi Heme'den geliyor. Heme, Meme, doğduğum yörelerde gündelik yaşamda en çok kullanılan isimlerden. Ama bu isim resmi hayatta yasak; bu ismi alamazsınız, bu isimle nüfus kaydı yaptıramazsınız, bu isimle hiçbir resmi kuruma başvuramazsınız. Soyadım UZUN'a gelince, bu da yine dedemden geliyor. Biro dedemin dedesinin ismi. Direj de onun lakabı, yani UZUN. Biroye direj, yani uzun biro. Ama yine isimlere ilişkin yasalara göre hem biro 'türk örf ve adetlerine' uygun değil hem de direj kürtçe olduğu için yasak. Bu nedenle resmi kurumlar tarafından Biro tamamıyla atılıyor, Direj de türkçesiyle uzun haline getiriliyor. Bir hafızanın yok oluşu çoğu zaman böylesine dikkat çekmeyen küçük değişikliklerle gerçekleşiyor işte." diye anlatmış zamanında kendi isminin hikayesini.


Bugün 11 Ekim, 4 sene olmuş Mehmed UZUN bu hayata veda edeli. Onun kitaplarıyla geç tanıştım, her kitabını bir çırpıda bitirdim. Kendimden parçalar buldum her ayrı kitabında. Yaşadığım coğrafyayı bu kadar güzel bir dille anlatan, ana dilimle yazan ve benim gibi Dicle aşığı olan bu güzel insanın kitaplarını ardı ardına okudum. Dicle'nin Sesi romanının iki kitabında Biro oldum onunla, acı bir sevda hikayesini tattım, ezilen her zaman zulm gören oldum, Dicle oldum Mezopotamya'da bir yılan gibi kıvrıldım, kah güldüm kah ağladım çünkü kendimi, hayatımı buldum kitaplarında. Bana çok konuşmak düşmez belki de onun kendi düşüncelerinden aktaralım nasıl bir yazar olduğunu. Şöyle anlatır yazarlığını Mehmed UZUN:


"Benim yazarlığım farklıdır, ben farklı bir yazarım. Benim konumumu öteki yazarlarla karıştırmamak lazım. Türkiye'de benim durumumda olan bir tek yazar bile yoktur. Ben yasak bir dilde yazıyorum ve bu benim yazdığım her türlü sözcüğe yansıyor. Ben o ruh haliyle yazıyorum. Ben bu dili 18 yaşında cezaevinde öğrendim. Musa ANTER bana öğretti ve bin bir güçlükle bir edebiyat dili kurdum. Bir yazarın sahip olması gereken, yazarlığın sürdürülebilmesi için zorunlu olan hiçbir şeye sahip olmayan biriyim. Ne benim devletim oldu, ne kütüphanelerim, ne üniversitelerim, ne iletişim kanallarım, medyam oldu ne de okuyucularım. bütün bunları yaratmak gerekiyordu. Bir türk yazarı "ben roman yazacağım" dediğinde kurulmuş bir dil var, o dilin olgunlaşmış bir edebiyat dünyası var. Medyası, üniversitesi, okuru, bir derneği, binlerce kitap, binlerce yazar, binlerce edebi ses var. Yapması gereken tek şey kendine ait bir ses. Ben bunların hepsinden mahrumum.  Ama ben kendimi herkesten fazla güçlü de hissediyorum. Bunun nedeni de benim okuyucum. Ben okuyucumu çok seviyorum. Onu çok takdir ediyorum, ona çok saygı gösteriyorum. Ben, ruhu zedelenmiş, sesi kısılmış, kendisini ifade etmekte çok güçlük çeken insanların yazarıyım. Onlarda da bana karşı çok büyük bir coşku görüyorum. Dünyada hiçbir yazarın buna nasip olacağını zannetmiyorum. Dünyanın en mutlu yazarı benim, artık ölsem de gam yemem."


Dünya'nın en mutlu yazarı olarak göçtü ve gelin onun kendi kitabından bir alıntıyla uğurlayalım tekrar onu:


Ve sibeke xelke i delal çu welate xeribiye
Kesek li mala tu nin e,
V'eze sebra dile xwe pe binim
Derde dile min pir in
Şeve qanuna şevine direj in..
Bu sabah gönlümün sevdalısı yollara düştü
Yabancı diyarlara göçtü
Evlerde kimse yok, gönlüme sabır verecek
Yüreğimin dertleri sayısız,
Güz geceleri uzundur, bitmez...

9 Ekim 2011 Pazar

Batık Yürek

Rüzgar hırçın bir şekilde esiyor. Çok korkunç bir gürültüden sonra sağır kalır ya insan, ben de bugün bu satırları yazarken öyleyim. O korkunç gürültünün sebebi hırçın rüzgar değil, hırçın rüzgarların koptuğu yürek denen koca okyanus. Daha da sağır edici olan ise o okyanusta bulunan nice batık.

Ve o batıklara eriştikçe anlıyorum ki ben artık dünün o huzurlu, umutlu, mutlu küçük çocuğu değilim artık, hiçbir zaman da olamayacağım artık. Anladım ki, her seferinde yürek denen koca okyanusta bir gemi battığında bir yanım o gemiyle batmıştı. Her gemi battığında, o gemide yolcu olan hayallerimin, umutlarımın hepsini kurtarmaya çalışmıştım. Ancak şimdi farkına varıyorum ki kurtarma botu geminin bütün yolcularını kurtarmaya çalıştığında yük ağır gelmiş ve bütün yolcular o soğuk, korkunç suların dibini boylamıştı.

Bugün anlıyorum, bundan sonra yüreğime binip de onu batırmalarına engel olabilmek için bir sürü ince duygunun parmaklarını, bileklerini kesmem gerek. Tıpkı kurtarma botunda taşıyacağından fazla yolcu okyanusta çırpınırken kurtulabilmek için bota parmaklarını bileklerini attıklarında gerçeğin farkında olup o parmak ve bilekleri kesen bot sorumlusu gibi...

Artık bütün yolcuları kaybetmemek için bir kısmından vazgeçmek gerektiğini anladım. Sağırım bugün, çünkü okyanusta boğulmak üzereyken çığlık çığlığa haykıran yolcularımın sesinden kurtulmam gerek. Her batıktan kurtardığım yolcuları huzurlu, güvenli bir yolculuğa çıkarmam için yapmam gerek bunu. Kısaca, yürekte batık değil de, sonsuza dek güvenli bir limanda demir atacak gemiyi bulmam gerek. Okyanusta batık değil de parıldayan inciyi bulmam gerek.

Ve evet, ben artık o gemiyi buldum. Yolcuları hazır. Tek yapmam gereken yolculuğa başlamak. Ne demişler: "Korku muhafazakardır; sahip olduklarını kaybetmemeyi öğütler, cesaret ise devrimcidir; sahip oldukların umurunda bile olmaz."

8 Ekim 2011 Cumartesi

Anılar: Ölüme 3 kala...

2012 filminin fragmanını izledim bugün. Şimdi yazıma neden bu fragmanı izlediğimi söyleyerek başladım ki, 2012'de kıyamet kopacağından ya da diğer tabiriyle dünyanın sonu geleceğinden değil.

Ölümü nadiren düşünür çoğu insan. Bugünlerde gariptir çok fazla düşünür oldum ölümü. Hatta abarttım yalandan bir vasiyet bile yazdım. Yalandandı belki vasiyet diye nitelendirdiğim bir sayfalık yazı, ancak onu yazarken bile önceden hissetmediğim değişik duygular hissettim. Vasiyet diye yazdığım yazıyı paylaşacaktım bu yazının devamında ancak vazgeçtim. Ne demişler, vasiyet dediğin ölümden sonra okunur, yalandan bile olsa. 

Her neyse vasiyet yerine onu yazarken aklımdan geçen bazı düşünceleri paylaşacağım yazının kalanında.

Ve sen öldün Mesut, artık yoksun. Sadece birkaç fotoğrafta bir anısın artık. Yarın yeni bir güneş doğacak. Seni sen yapan ruhunu ve bedenini değil de, toprağa armağan edilen çürümeye mahkum bedenine işleyecek sadece o güneşin bazı ışınları. Sen olmayacaksın parlak mavi gökyüzüne bakıp gözleri kamaşan. Sen olmayacaksın yarına umutla bakan. Sen olmayacaksın onu her gördüğünde yüreğinde hafif bir heyecan hisseden. Sen olmayacaksın, cesaretini toplayamayıp onunla tanışamayan. 

Ve sen olmayacaksın, kimisinin canından çok sevidiği, kimisinin değer verdiği, kimisinin nefret ettiği, kimisinin arkadaşı olan. Hayallerin seninle öldü Mesut. Hayal gücün yokoldu ansızın. Sen göçtün Mesut, arkanda bıraktıklarına bakmadan zalimce. Kimisinin gönlünde hiç kapanmayan bir yarasın artık, kimisi için bir fotoğraf karesinden ibaretsin. 

Ama sen gidersin ve yeni bir Mesut filizlenir topraktan, yepyeni umutlarla. Özenle sularlar toprağı. Rüzgar üşütmesin, güneş yakmasın, kimsecikler zarar vermesin diye korunursun. Zaman gelir ve geçer. Büyürsün. İnsanların ümidi olursun. Fakat birgün ansızın sen de göçersin arkanda bıraktıklarına bakmadan. 

Ve sen ölüsün Mesut, yarın yeni bir güneş doğacak, yepyeni umutlarla...

7 Ekim 2011 Cuma

Bu durak başka durak

Bu yazıda bahsedeceğim durak öyle atraksiyonlu aşk hikayelerine sahne olan, nice kişinin sanki asansördeymişcesine gerildiği o yarı saydam camları bulunan otobüs durakları gibi bir durak değil. Benim bahsedeceğim durak mesenede facebook chat'te önce o yazsın diye bekleyip helak olan gençlerin beklediği durak. Bu durakta bekleyenlerin kimi zaman heyecanlı, kimi zaman hüzünlü, kimi zaman gülümseten hikayelerinden kesitler sunalım.


Bu durak hayli geniş bir durak. Bu durakta bekleyen gençler çeşit çeşit olsa da kesişim kümeleri bu durağın ta kendisidir. Sadece erkekler bulunmaz bu durakta, bayan yolcularımızın sayısı da nicedir. Gelin bir adet genç erkeğin ve kızın yolculuğunu ele alalım.


Mesene demode olduğu için (bu kelimeyi de kullandım ya daha n'olsun!) kısa yolculuklarımız facebook denen güzide ortamda geçecek. Genç bir erkek varmış. Arkadaş ortamında tanıştığı, bir yerde görüp sora sora Bağdat bulunur misali google amcaya sora sora bulduğu, yıllardır hoşlanıp da açılamadığı, hiç görmeyip internetteki forumlardan tanıştığı kızın facebooktan arkadaşı olmuş bu genç. Kızı facebook chatte gördüğünde ahanda şuracığına bir heyecan yerleşivermiş. Lafa nasıl girsem diye diye oturduğu yerde terlerken, "selam naber? :)" imdadına yetişmiş. Muhabbet başlamış, ortak noktayı bulduğu gibi espriler, komiklik şakalarla devam ettirmiş muhabbeti. Uzunca konuşmuş kızla. Sonra bu birkaç kez tekrarlanmış. Kız selam vermeye başlamış. Buraya kadar her şey güzel imiş fakat gelin görün ki hikaye ya bu, kısacık bile olsa canımızı sıkacak zaman gelivermiş. Çocuk bir hafta süreden sonra "Önce o yazsın." hastalığına yakalanmış. Bu hastalığın ilk belirtileri, kızın duvarını sürekli takip edip, paylaştığı şarkıları beğenen erkeklere bakması, yazdığı iletilerde değişik "smiley" kullanan erkeklerin varlığının içten içe onu rahatsız etmesi (gören de hikayemizin kahramanı kızın 2 yıllık erkek arkadaşı sanacak. Bu ne kıskançlık canım!) imiş. Sonradan online olduğu gibi kız ona selam vermeyince, "yok yok kesin benden sıkıldı artık muhabbet etmeyecek :'(" demesiymiş. Sonra bu çocuk iyice kafayı sıyırıp hastalığın erkeklerde görülen üçüncü derece seviyesi olan "Kızlardan fazla kız tribi atan erkek" seviyesine gelmiş. Bundan sonra genç çocuk bizim durağın yolcusu olmaya mahkum olmuş. Kim bilir kaçırdığı kaçıncı dolmuş ya da otobüstü bu hikayede anlatılan. Dileyelim de gökten üç elma düşsün, o elmalardan birisi de onun 'Eva' sının elması olsun. Amen to that yareppim.


Gelelim daha garip olan genç kızımızın hikayesine. Bu hikaye çok daha kısa. Çocukta olduğu gibi bir şekilde tanışılır. Sonra kız facebook chatte online olur. Çocuğu görür. Heyecanlanır. Merak etmektedir çünkü onu. Sonra bu genç kızımız zaten "Önce o yazsın." modundadır. Hastalık değildir onun için, kanında vardır çünkü. Çocuk şans o ya, pokerde milyon çip seviyesine erişmiş daha da çok kazanıcaam, en çok ben kazanıcammm ohh yeaah! modunda olduğundan kızın online olduğunu göremez. Kız oracıkta hıh! der ve çocuğu engelleyiverir. Kızımız da durağımızdadır. Lakin erkeğe göre şanslıdır. Ee malum nezaketen önce bayanlar denir gelen dolmuş ve otobüs için. Çok beklemez belki kızımız ama İ.Melih amcanın bir zamanlar ODTÜ'ye gönderdiği en eski körüklü otobüse mi biner yoksa en son kaliteli otobüse mi biner bilinmez.


Kısacası gençler, o durakta olan biri olaraktan, Abiii seviyosan git konuş bence! diyorum size.

6 Ekim 2011 Perşembe

'O onu beklerken, o da onu bekler'in kısa hikayesi

Aslında ikisi de içten içe merak ediyorlar birbirlerini. Daha çok konuşmak, daha çok ortak nokta yakalamak, o yüreklerine yerleşen sıcak hissin artmasını istiyorlar birbirlerinin hislerinden habersiz. 

Kız susarken, çocuğun suskunluğunu yanlış anlıyor. "İşte sıkıldı benden, ne bekliyordum ki zaten? Bu suskunluğu da buna işaret. Bir an önce kalkıp gitmek istiyor her halinden belli." diye düşünüyor.

Çocuk susarken, derin düşüncelere dalmış, bakışlarını ondan kaçıran kıza bakıp, kızın kendisi hakkında ne düşündüğünü düşünüyor. Kız gülümsemiyor. Çocuk: "Canını sıktım işte her zaman yaptığım gibi. Hem ne bekliyordum ki? Kara kaşıma, kara gözüme hayran kalacak hali yok ya! Bir an önce çekip gitmek istiyor." diye düşünüyor.

Sonra çocuk konuşuyor: "Saat geç oldu, hem senin işin de vardı galiba. İstersen seni bırakabilirim." Kız tam da böyle bir konuşma bekliyor. "Haklısın, gitmem gerek." diyor. Kız bunu derken, çocuktan ne zaman görüşürüz, tekrar buluşalım demesini bekliyor. Çocuk ayağa kalkıyor, "Tanıştığımıza memnun oldum." diyor. Kızı yemeğe davet etmek istiyor müsait olduğu ilerleyen günlerde, tekrar görüşelim mi demek istiyor, diyemiyor. Kızdan en azından bir işaret bekliyor, bir tebessüm arıyor gözleri. Sessizlik oluyor. Kız aynı tebessümü çocuktan bekliyor. Bir "Kendine iyi bak" tan başka bir şey gelmiyor.

Çoğu kez olduğu gibi, o onu beklerken, o da onu bekliyor. Bir hikaye daha kıssadan hisse olarak hatıralara kazınıyor. Sahi, kendine iyi bakıyor musun?

5 Ekim 2011 Çarşamba

Anılar: İlk ve Son Olmak


Serin bir rüzgar esiyor, elimde sigaram Devrim’de içenlere, çimlerde top oynayanlara, stadın etrafında koşup spor yapanlara bakıyorum sessizce. Biraz yakınımda sessizce oturan bir çift var. Çocuğun sırtı dönük bana, kızın yüzünü seçebiliyorum sadece. Arada bir esen rüzgarın sesi dışında çıt yok. Uzun süren sessizliği kız bozuyor: "O ilkti anlıyor musun? Farklıydı, elimde değil, unutamıyorum işte...". 

Ve tekrar sessizlik, onlar önlerine bakarken ben de nedense onlara bakıyorum. İlk olmak. Yıllardır hasreti çekilen, karşılaşılacağı gün iple çekilen kişiyi temsil etmek. Tarifi kitaplardan, filmlerden, destanlardan, masallardan, şiirlerden alınan ve aslında ne olduğu bilinmeyen bir duyguyla bağlanılan ilk kişi olmak. Unutulmaz, ne olursa olsun farklı gelir insanlara. İkiyüzlü olsun, korkak olsun, nefret edilecek birisi olsun, durur bir köşede. Bekler karanlığın çökmesini sessizce. Bekler yalnızlık anını sabırla. Işıklar kapanıp, boş tavana bakıldığında ortaya çıkar o da, unutulmak istenen nice anı gibi. O boş tavanda kara bulutlar toplanır, sağnak bir yağmur gibi yağar izleyenin üstüne. İlktir çünkü, unutulmaz... 

Uzun süren sessizliği bu kez çocuk bozuyor. Kız halen çocuğun yüzüne bakmıyor. Çocuk yavaşça elinden tutuyor kızın. Kız ona bakıyor, mahçup bir şekilde. Çocuk: "O zaman ben son olayım, son olalım, sonsuza dek..." diyor. Tekrar sessizlik başlıyor. Şimdi kızın elleri çocuğun ellerinin içinde, bakıyorlar birbirlerine sadece. Son olmak. Yürekte yer alan son sevda olmak. O elleri hep tutacak kişi olmak, o gözlere korkusuzca hep bakan olmak. Gittikçe büyüyen bir sevda olmak. Bir ömrü beraber sürdürecek hayat arkadaşı olmak. Zordur son olmak, ilk olmak gibi kolay değildir. İlk olan, gelir ansızın, şapşala çevirir adamı. Korku yoktur yürekte, şüphe yoktur beyinde. Son olmak zordur, onunla beraber o boş tavana bakabilmek, o en korkunç anlarla yüzleşmek onunla, iliklerine kadar ıslanmak o yağmurda onunla zordur. 

Bu sefer sessizlik bozulmuyor. Kız, çocuğun elini bırakmadan ayağa kalkıyor. Çocuk kalkıyor ardından. Sarılıyorlar birbirlerine. Onlar uzaklaşırken, ben yeni bir sigara yakıp tekrar Devrim’dekileri izliyorum. İlkler ve sonları düşünerek ayağa kalkıyorum sonra. Yavaşça yürümeye başlıyorum. Ne güzeldir ilk olmak, ne zordur son olmak. Fakat, hepimizin içten içe arzuladığı: İlk ve son olmak...

4 Ekim 2011 Salı

Bulutlar yalan söyler mi?

Bak yine Sonbahar geldi. İkimizin mevsimi. Seni ilk düşlediğim mevsim. Sana dair hayalleri kızıla boyanmış ODTÜ kampüsünde kurduğum mevsim. Sahi neydi seni bu mevsimle özdeşleştiren? Sen kızıl saçlı oldun hep, kızıl renkli yaprakları olan çınar ağaçları sayesinde. Seninle bizim şahidimiz hep yağmur oldu, gökyüzünün sevinç gözyaşlarıydı bizim için dökülen. Çınar ağacından dökülmüş kızıl yaprakların üstünde uzanmış, bulutlara bakarak hayal ederdim başlarda seni.

Güneş yakıcıyken birden ortaya çıkıp gölgenle serinlik getiren oldun kimi zaman. Koca gökyüzünde senin varlığınla bunalmaktan kurtulduğum zamanlar oldu. Bakardım gökyüzündeki güneş ışınlarını engelleyen o buluta. Senin gibiydi işte. Sessiz, sakin bir şekilde orada duruyordu sadece ve varlığı ile huzur veriyordu bana. Pamuk gibiydi, dokunmaya kıyamayacağım bir şekilde dururdu oracıkta. Elimi uzatsam dokunup hissedecekmişim gibi gelirdi bana. Senin gibiydi işte, yakınımdaymış gibiydi ama ulaşılması o an için imkansızdı. Ulaşamayacağımı bilirdim, sadece seyretmek bütün sıkıntımı alır uzaklaştırırdı. Huzuru çoğu kez o bulutta buldum hep.

Toprak suya muhtaçken birden toplanıp toprağa, en büyük ihtiyacı suyu sunan bulutlar gibi oldun kimi zaman. Hayattan bunaldığımda, sebebini anlamadığım bir şekilde sıkıntılı olduğumda seni düşündüm hep. Kuru toprak suya hasretken, gökyüzünde bulutlar toplanır ya aniden, birden gök gürler, gök gürleyince toprak hasretin sona ereceğini bilir, ilk yağmur damlaları kuru toprakla buluşur, birbirine hasret iki ırak sevgili gibi, benim kuru toprağa dönüşmüş gönlümü ıslatan, sevdiğine kavuşturan sadece senin düşüncen oldu işte.

Küçükken birilerine kızdığımda, canım sıkıldığında ya da çok mutlu olduğumda kafamı kaldırır masmavi gökyüzüne bakardım hep. O masmavi gökyüzünde pamuk beyazı bulutlara bakardım uzun uzun. Gözlerimi kısardım. Değişik şekiller görürdüm. Gülen, ağlayan, somurtan suratlar görüp sevinirdim. Bak bugün kafamı kaldırdığımda yine mavi gökyüzünü süsleyen bulutlar var. Gözlerimi kısıyorum yine, elele tutuşan iki silüete takılıyor gözlerim. Hayal gücü ya, saçları dalgalanan kızıl saçlı bir kız ve yanında esmer bir çocuk görüyorum. Ne dersin kızıl saçlı kız, bulutlar da biz insanlar gibi yalan söyler mi?