26 Kasım 2011 Cumartesi

Anılar: Bir varmış, Hep varmış

Bugün bir masal anlatacağım sizlere. Bu masal alıştığımız masallar gibi olmayacak. Başlangıcımız da farklı olacak. Bizim masalımız şöyle başlıyor:

Bir varmış, hep varmış. Evvel zamandan ebediyete kadar sürecekmiş bu masal. Bizim masalımızın baş kahramanı bir kelebekmiş. Bu kelebek rengarenk, görenlerin gözlerini kamaştıran, güzel mi güzel, zarif mi zarif bir kelebekmiş. Gün geçtikçe daha da güzelleşiyormuş. Günün birinde, bu kelebek kanat çırpmış. Kanat çırpmasıyla etrafına bir ezgi yayılmaya başlamış. Başta seçilemeyen, etrafa yayıldıkça kuvvetlenen, duyanları mest eden bir ezgi imiş bu. Kelebek kanatlarını çırptıkça notalar birer birer etrafa yayılıyormuş. Ezgi, ağaçtan ağaca, kuştan kuşa aktarılmış. Ezginin notaları ormanın sınırlarına dayanmış. Bir tarafta eşsiz okyanus, bir tarafta uçsuz bucaksız çöl.

Okyanus tarafında, muazzam dalgalar eşlik edip taşımış ezgiyi. Çölde ise o güne dek görülmemiş rüzgarlar eşlik etmiş ezgiye. Öyle bir zaman gelmiş ki, bu ezgiyi işiten her canlı ezginin kaynağını merak edip yollara düşmüş. Kimisi çöle yenik düşmüş, kimisi okyanusun dev dalgaları arasında kaybolmuş.

Uzak diyarın birinde bir çocuk yaşarmış. Günün birinde o güne dek duymadığı bir ezgi işitmiş. Kendisine o güzel notaları getiren rüzgara fısıldamış:

Ey bu muazzam ezginin sahibi
Seni göremezsem de kalbim çarpmakta şu an deli gibi
Ulaşmak istiyorum sana
Lakin düşemem yollara herkes gibi.

Irak diyardasın, sana ulaşmak imkansız belki
Benim gönlüm ezgini bana ulaştıran rüzgara der ki
Ey rüzgar ilet söylediklerimi ırak diyarın bağrına
O ezgi kalacak yüreğimde baki

Rüzgar gerisin geri esmeye başlamış. Taşımış çocuğun sözlerini kelebeğe. Kelebek o güne dek hissetmediği bir şey hissetmiş rüzgarın taşıdıklarını işitince. Kelebek karar vermiş. Kanatlanıp uçacakmış bu sözlerin sahibine. Etrafındaki herkes yapma demiş. "Senin ezgin belki ulaştı oraya, fakat kendin ulaşamazsın o ırak diyara." diye uyarmışlar onu. Kararından vazgeçirememiş kimse onu. Başlamış kanat çırpmaya.

Bizim masalımızda kelebeğimiz çok güçlü. Yol uzun olmasına rağmen, yolu üstünde çöller, okyanuslar olmasına rağmen kanat çırpmaya devam etmiş yılmadan. Tümüyle yabancı bir diyara varmış kelebek sonunda. Rüzgara sormuş nerededir bu sözlerin sahibi diye. Rüzgar göstermiş yerini. Kelebek kanat çırpmaya devam etmiş. Tanıdık bir ezgi işitmiş birden. Zamanında kendisinin yaydığı ezgiyi.

Çocuğu görmüş, bir başına otururken, o ezgiyi mırıldanıyormuş. Yaklaşmış kelebek yavaşça, çocuğun avucuna konmuş. Çocuk yüzünde kocaman bir tebessüm ile bakmış rengarenk olan kelebeğe. "Demek sendin o ezginin sahibi?" demiş kelebeğe. Kelebek çocuğun avucunda kanat çırpmaya başlamış. Yeni bir ezgi yaymaya başlamış etrafına. Çocuk eşlik etmiş ezgiye.

"Bir varmış, hep varmış." diye.

24 Kasım 2011 Perşembe

Bilinmeyene Mektuplar - 2

Sessizliği, bir başıma kalınca hayal kurmayı küçüklüğümden beri severim. Küçükken en güzel vakit geçirdiğim zamanlar köyde koyunları, keçileri otlatmaya götürdüğüm zamanlardı. Güzel anılarımın en tepesinde bulunur o günlerim. En sevdiğim yanı, badem ağacının gölgesinde uzanıp o yaşımda sana dair hayaller kurmaktı. 

Uçsuz, bucaksız bir dünyaydı bizim köyün bağları, tarlaları, dağları... En çok bahar aylarını severdim. Bahar aylarında rengarenk olurdu bizim köyümüz. Badem ağacının gölgesine uzanıp tarlaları kaplayan gelinciklerin, papatyaların arasında el ele koştuğumuzu hayal ederdim. Büyüklerim konuşurken kulak kabartıp dinlediğim o aşk hikayelerinden daha güzelini ikimiz için yazardım. İkimizin hikayesinin dinlediğim hikayelerden farkı mutlu başlangıcı ve mutlu gidişatının olmasıydı ve en önemlisi bir sonunun olmamasıydı. 

Hafif bir rüzgar estiğinde gelincik ve papatyalarla kaplı buğday tarlalarındaki başaklar, gelincikler ve papatyalar bir dans gösterisine başlardı. Kurduğum hayallerde beraber eşlik ederdik o dansa. Sen gelincik olurdun, papatya olurdun ben de başak olurdum. Bizim dansımız tan vaktinden güneş batana  kadar devam ederdi. Kimse bıkmazdı bizi seyrederken. Dansımıza şahit olan gelincikler, papatyalar, badem ağaçları, ve doğaya güzellik katan her şey kendi figürlerini ekler ve dans gösterisi büyüdükçe büyürdü. Dans ederken ritmine kapıldığımız melodi, doğanın çeşit çeşit seslerinin harmanlanmasından oluşan eşsiz bir ezgiydi. Tüm bunları hayal ederken gülümserdim badem ağacının altında tek başıma. Yüksek sesle kahkaha atardım ve sen o mükemmel gülüşünle eşlik ederdin bana. 

Seyrettiğim gelinciklerle kaplı tarlalardan olsa gerek seni hep kırmızı saçlı olarak hayal ederdim. Gelinciklerin yanıbaşında bembeyaz ışıldayan papatyalardan olsa gerek seni beyaz bir elbise içerisinde hayal ederdim. Beyaz elbiseli, kırmızı saçlı prensesimdin sen benim. Dillere destan dansımız güneş batarken son bulduğunda senle en sevdiğimiz oyunu oynardık. Ben bir papatya kopartırdım, kıyamazdım ama yapraklarına. Uzun uzadıya seviyor, sevmiyor demeden o papatyayı sana uzatırdım "Seviyor" diye. Sonra birlikte papatyalardan taç yapardık sana. Kırmızı saçlarına ve beyaz elbisen o kadar yakışırdı ki taç, bir kez daha aşık olurdum sana. O tacı badem ağacının bir dalına asar, hayvanlarımı toplar şarkı söyleye söyleye köye dönerdim. Dönüş yolculuğunda sana bizim masalımızı anlatırdım. Çocukluk aklı ya, masalımızın baş kahramanları senle ben olurduk. Bizim masalımız sonsuza dek sürecek bir masaldı. 

Kim bilir, sana rastladığım zaman o papatyayı "Seviyor" diye sana uzatıp, bitmeyen bir masal anlatmaya başlarım belki. Kırmızı saçlı, beyaz elbiseli prensesime hergün yeni bir taç yaparım ve ona her seferinde tekrar aşık olurum. Bizim köyden uçsuz bucaksız dünyayı beraber keşfediriz dans ederek gelincik ve papatyalarla kaplı tarlalarda...

21 Kasım 2011 Pazartesi

Anılar: Pazartesi Sendromu

Çalışan insanların çoğunun nefret ettiği gündür pazartesi günü. Çalışan insanlar: "Pofff yine mi iş?", "Cumaya daha çok var.", "Huzurum kalmadı fani dünyada..." diye nice sebepten kin kusarlar pazartesiye.

Dün sabah (pazartesi sabahı) o kadar huzurlu uyandım ki uykumdan şaşırdım birden. Belki de aylardır o derece huzurlu uyanmamıştım. Kafamı günlerdir allak bullak eden nice düşünce çok uzaklardaydı sanki. Hayata pozitif bak, mutlu ol her daim yüzünde bir tebessümle dolaş dedikleri dün sabahki halimdi tam anlamıyla. İlginçtir pazartesi gününe karşı düşüncelerim bile değişti hemencecik.

Her şey mükemmeldi, ta ki iş yerine varmadan bindiğimiz asansörlere varana kadar. Üç adet asansör vardı. Bastık düğmeye, tahmin etmeye çalıştık acaba hangi asansörün kapısı açılacak diye. O an aklıma Hugo geldi. Çoğu zaman tuttururdum ben 3 seçenekten doğru olanı, sonra da Hugo'nun hatunu "Hugo kahramın benim!" diyerekten ona sarılır, onu öperdi. Mutlu olurdum. İşaret ettim bu asansörün kapısı açılacak diye. Çoğu zaman olduğu gibi bildim yine doğru seçeneği. Lakin pazartesinin gerçekten bir sendrom olduğunu ne zaman anladım bilir misiniz? Asansörün kapısı açılınca kırmızı saçlı, yeşil gözlü bir kızın bana sarılıp "Messe kahramanım benim!" diyerek beni öpmesini hayal etmemle, kapının açılıp içeriden yaşlı bir amcanın çıkmasının bir olmasıyla. Çöktüm, kahroldum oracıkta.  O zaman anladım pazartesi sendromunun sabah huzurlu uyanmakla alakası yokmuş. Pazartesi günü bildiğin illet bir günmüş. Pazartesi'den nefret ediyorum o da bana bayılmazsa bile. İçimden yaşlı amcaya sarılıp, "Bana kaderimin bir oyunu mu bu?" diyesim geldi.

O değil de, ya kırmızı saçlı yeşil gözlü kız çıkıp sarılsaydı bana...

19 Kasım 2011 Cumartesi

Bilinmeyene Mektuplar - 1

Sevgili bilinmeyen,

Sen aslında var mısın, bilinmez. Dışarıda bir yerlerde muhtemelen şu an yaptığım gibi gelecekteki sevgiline mektup yazmıyorsundur. Belki çok yakınımdasın, belki de kilometrelerce uzağımdasın. Belki seni hiç görmedim, belki de sürekli yanımdaydın bugüne dek. Ruhlar birbirlerine bir şekilde erişirlermiş. Kimi zaman, tesadüflerden bir köprü inşaa edilirmiş ruhlar için. Ruhlara kalan o köprünün ortasında birbirlerine kavuşmaları imiş. Kimi zaman da köprüye ihtiyaç yokmuş, tek yapılması gereken uzatılması gereken bir elmiş.

Senden ilk isteğim, sadece sevgili olma. Dost ol, arkadaş ol, can ol, sırdaş ol, hayatın anlamı ol. Benimle hiç kimse olmaya cesaret et, hiç kimse olalım önce. Çünkü, bizim hikayemiz o zaman, hiç kimse olduğumuzda  başlar. Zamanla beraber yazalım hikayemizi. Hikayemizde yarattığımız karakterler olalım. Hiç kimse olan biz, zamanla büyüyelim. Öğrenelim, keşfedelim birbirimizi. Bağlanalım birbirimize. Öğrendikçe yaklaşalım birbirimize. Zamanla sen ben ol, ben sen olayım.

Sevgili, güneşe bak. Baktığında kendi kadar, kendi biçiminde izi kalır gözünde. Bir leke bırakır neye baksan. Birbirimizin gözünde o ışık lekesi gibi olalım. Gözlerimi kapatınca, karanlık görüntüyü aydınlatan sen ol. Açınca gözlerimi, her bir hareketinde gözlerimin, gördüğüm her şeyin üzerinde sen belir.

Bizim bir şarkımız olsun, beraber dolaşırken söyleyeceğimiz. Bizi görenlere umudu, sevmeyi, mutluluğu, sevdayı hatırlatalım. Şarkımız Fikret KIZILOK'un Serserinim parçası olsun be sevgili, beraber söyleyelim her daim:

"Serserinim gün akşam bilmem.
Kalbinden başka yer mekan bilmem.
Kandil olmuş tutuşmuş, kül duman bilmem.
Güzel gözlerinin meyhanesinde.

Evvel zaman icindeymişiz
Dünya alem dışındaymışız
Her dem senin askındaymışız
Güzel gözlerinin meyhanesinde

Bir bilsen ki ne hallerdeyim
Kaybolmuşum nerelerdeyim
Bir gün dudakta bir gün tendeyim
Güzel gözlerinin meyhanesinde."

Her dem senin aşkında olayım, güzel gözlerinin meyhanesinde...

Kim bilir sevgili, belki de Kızıl Saçlı Kız sensindir...

16 Kasım 2011 Çarşamba

Anılar: Saklambaç Oynayan Elime Mum Diksin

İlk kar tanesi yere ulaştığında o, annesi kızmasına rağmen her zamanki gibi perdeleri sonuna kadar açmış, gökyüzünü seyrediyordu. Yağan karın beyaz bir örtü oluşturması için, içinden dua ediyordu. Dikkatle seyretti karın yeryüzünü beyaza boyamasını. Sonra perdeleri çekti. Odanın orta kısmına yakın kurulmuş olan sobanın yanına dışarı çıkmadan eldivenlerini, bere ve atkısını ısıtmak için sokuldu. Annesi başına bir şey gelir diye izin vermezdi başta dışarı çıkmasına. Sonra anne yüreği, çocuğun tatlı ve masum bakışlarına dayanamazdı her seferinde olduğu gibi. Anne, her zaman yaptığı gibi sıkı sıkı tembihledi kendisine dikkat etmesi için, sıkıca sardı her tarafını üşümemesi için.

Kapı açıldı, çocuk koşa koşa arkadaşlarının yanına vardı. İlk ve en görkemli kardan adamı yapmak için diğer arkadaş gruplarıyla yarışa girdiler. Evden havuç getiren çocuk saygı görüyordu grup içerisinde. Güle oynaya, arada ufak kar topu savaşları yaparak bitirdiler kardan adamlarını. Sonra en sevdikleri oyuna başladılar. Çocuk başladı bağırmaya: "Saklambaç oynayan elime mum diksin." diye. Küçücük, üşüyen bir avucun içerisi işaret parmaklarıyla doluydu. Aniden avucunu kapattı çocuk. Kalan tek parmağın sahibi ebe oldu. Ebe başladı yüzden geri saymaya. Saymayı bitirince: "Sağım, solum, önüm, arkam kimi görsem sobe!" diye bağırdı. Çocuk, ebe yakınından geçip de onu göremeyince gülümsedi kocaman.

Hava kararınca, her seferinde annesi onu bulur, canını acıtmadan hafifçe kulağını çekerdi. "Bir daha izin yok sana!" derdi çocuğa. Çocuk, hafifçe gülümserdi annesine. Annesi elinden tutar, beraber eve girerlerdi. Çocuğun yanakları, kıpkırmızı olur, ellerini hissedemezdi. Sobanın yanıbaşına giderdi ısınmak için. Akşam yemeği için tüm aile sobanın yanında toplanırdı. Çocuk sıcacık yemeği afiyetle yerdi. Yanaklarına bulaşırdı içtiği çorba. Gülümserdi kocaman.

Perdeleri çektim sonuna kadar, acaba bu sene ilk kar tanesi ne zaman yeryüzüyle buluşacak diye düşünüyorum. Gökyüzünü seyrederken, dalıp gidiyorum bir hayale. Kar yağmış yine, bembeyaz her taraf. Ben avucumu açmışım ve bağırıyorum: "Saklambaç oynayan elime mum diksin." diye. Avucumu kapattığımda bir tek kişinin parmağı avucumda kalıyor.

Ebe sensin çocuk. Şimdi başla saymaya sonsuzdan geri ama gözlerini kapatmadan. Çünkü sobelemişsin bile beni. Şimdi,yüzümde kocaman bir gülümsemeyle gökyüzünü seyrediyorum, o sobanın yanıbaşındaymışım gibi...

15 Kasım 2011 Salı

Anılar: İz Bırakmadan Silmek

Benim bir defterim vardı, yaşadıklarımı yazdığım, kimi güzel anları, kimi de hatırlamak istemeyeceğim anları içeren yazılarla dolu olan. Geçen gün bakınırken yazdıklarıma gözüme bir yazı takıldı. Garip dörtlükler içeren, o anlık duygu yoğunluğuyla dolu bir yazı. Kurşun kalemle yazmışım yazıyı. Bir silgi aldım elime, silmeye çalıştım o sayfalara yazdıklarımı. Silgi işini iyi yapmıştı. O yazılar silinmişti, silip atmıştım işte duygularımı.

Aradan biraz zaman geçmişti. Bir arkadaşım karıştırıyordu defterimi, bana seslendi: “Bu sayfada silmeye çalıştığın bir yazı var. Bazı kısımları okunabiliyor ama. Misal şey yazmışsın, hayatı sihirleştirebilen bir insansın benim için, bir yerde ilham perimsin. İlham perisi demek”. Aldım defteri, koparttım sayfaları defterden attım bir kenara. Bir zamanlar silip de kurtuldum dediğim mısralar tekrar önümdeydi. Bu sefer kurtulmuştum onlardan.

Artık yurttan ayrılma vakti gelmişti. Eşyalarımı toparladım. Dolabımın en dibinde buruşuk iki sayfa vardı. Bir de beyaz bir sayfa vardı resim defterinden kopartılmış olan. Önce resim kağıdını ters çevirdim. Yüzü çizilmemiş olan bir kız silüeti. Yüzünü kendim doldurdum kafamda. Harika bir gülümseme ile bana bakıyordu artık resimdeki kız. Buruşmuş olan kağıtlardan birisini açtım yavaştan, resme döndüm. O bana gülümsemeye devam ederken, ben okumaya başladım zorlukla seçilen kelimeleri:

“Hayatı sihirleştirebilen bir insansın benim için, bir yerde ilham perimsin. Bir gülümsemen yeter imiş insanları mutlu etmeye, ben sana her bakışımda mutluyum ki.”

Son bir kez gülümseyiverdi bana resimdeki kız. Çakmağı çaktım, yaktım sayfaları. Elveda dedim, sonsuza dek. Bu sabah bir rüya gördüm. Hafif bir rüzgar esiyordu. Yine yaprakları kızarmış çınar ağacının altındaydın, el sallıyordun bana. Kırmızı saçların rüzgarın etkisiyle dalga dalgaydı. Yüzünde aynı gülümseme, elinde yanan bir çift kağıt ile bana bakıyordun.

12 Kasım 2011 Cumartesi

Üç Nokta

Üç parça halinde anlatılır hayatımız: İnsan doğar, büyür ve ölür. Üç ayrı nokta ile biten üç ayrı cümle ya da üç cümleden oluşan koca bir roman misali. 

Birinci cümle umudu, mutluluğu, hayalleri, güzelliği anlatır. Doğmaktır insanların en sevdiği cümle, yeni bir başlangıcı temsil eder çünkü. Karanlık bir geceden sonra yeryüzünü aydınlatan güneşi tasvir eder bu cümle.

Üçüncü cümle çoğu kez hüzün, hayal kırıklığı, kabullenememeyi, göz yaşını anlatır. Yitip gitmektir yani ölmektir insanların köşe bucak kaçtıkları cümle. Sonu temsil eder çünkü. Zayıf ışıklarla yeryüzünü aydınlatan güneşin batmasından sonra çöken zifiri karanlığı tasvir eder bu cümle.

Uçsuz bucaksızdır ikinci cümle. En sevdiğim cümledir, ne olduğu belirsizdir çünkü. Doğum ile ölüm arasında defalarca değişen, kah ağlayan, kah gülen cümle... Bu cümlenin benim en sevdiğim cümle olmasının sebebi üç ayrı noktayı bir araya getiren ve üç noktaya gebe olan sevdaları, aşkları, hayalleri, umutları, hüzünleri ve nicesini anlatan cümle olmasıdır. İkinci cümleyi yazmaya devam ediyorum ve galiba üç nokta ile bitecek bir cümle yazıyorum, çoğu kez dile getiremediklerimin saklı olduğu o üç noktayla biten bir cümle.

Kısacası hayat dediğin...

10 Kasım 2011 Perşembe

Anılar: Son Durak

Valizim yanıbaşımda, otobüs perona yanaşana kadar elimdeki dergilere göz atıyorum. Terminal her zaman olduğu gibi kalabalık. Herkes bir koşuşturma içerisinde. Otobüsüne yetişmeye çalışanlar, yolculuğu sona erenler, özel eşyalarını kaybedenler, dakika başı yapılan anonslar...

Otobüsün kalkmasına yirmi dakika kadar bir süre var. Oturduğum bankın yanındaki banka, üç kişilik bir aile oturuyor. Ben dergimi okurken, gözleri ışıl ışıl parlayan ufak kız çocuğu merakla bana bakıyor. Hafifçe gülümsüyorum ona. Annesinin sırtına vurup hareketleniyor. Gözlerindeki gülümsemeyi yakalıyorum. Ağzını kapatmış olan maske yüzünden yüzüne yayılan tebessümü yakalayamazsam da gözlerindeki ışıltı onun o an ne kadar mutlu olduğunu göstermeye yetiyor. Ailesiyle beş dakika konuşma şansım oluyor. Rojda 2 yaşında. Lösemi hastası. Ailesi kısıtlı imkanlarla tedavisi için Ankara'ya sürekli gelip gidiyormuş. Anne babası benim yaşlarımda. Erkenden sevdalarını evliliğe dökmüşler. Rojda gibi dünyalar tatlısı kızları var. "Beterin beteri vardır, onun bir gülümsemesi dünyadaki tüm zenginliklere bedel." diyor babası. Otobüsüm perona yanaşıyor. Ayrılma vakti Rojda'dan. Ayrılmadan elimi tutuyor gülümsüyor tekrardan. Elime ufak bir çiçek yerleştiriyor. Rojda'ya gülümseyerek ayrılıyorum oradan.

Ankara'dan Batman'a 17 saatlik uzun bir yolculuk bekliyor bizi. Valizleri yerleştirdikten sonra yolculuklarımın çoğunda oturduğum 12 numaralı koltuğa yerleşiyorum. Yolculukta sıkılmayayım diye aldığım dergiler ve de Ahmed Arif'in şiir kitabını yanıma alıyorum. Yanıma oturacak insanı merak ediyorum. Benim boylarımda, yirmili yaşlarında bir genç oturuyor yanıma. Selam verip tanıtıyor kendini. Adı Mahmut imiş. Mahmut Urfalı, ilkokul beşe kadar okuyabilmiş kısıtlı imkanlardan dolayı. Şimdi, il il dolaşıp çalışıyormuş. Ufak kardeşleri onunla aynı kaderi paylaşmasın diye, okuyabilsinler diye 10 kişilik ailesine ekonomik açıdan katkıda bulunmaya çalışıyormuş.

Mahmut ile uzun süre muhabbet ettikten sonra gözü Ahmed Arif'n şiir kitbına takılıyor. Rastgele bir sayfayı aralıyor. Yavaş yavaş okumaya başlıyor:

Ölüm bu,
Fıkara ölümü
Geldim, geliyorum demez.
Ya bir kuşluk vakti, ya akşam üstü,
Ya da seher, mahmurlukta,
Bakarsın, olmuş olacak.
Bir hastası vardı umutsuz,
Hasreti uykularda,
Hasreti soğuk sularda.
Gayrı, iki korku çiçeğidir gözleri,
İki mavi, kocaman korku çiçeği,
Açar, derin kuyularda...

"Hakket konuşmuş." diyor Mahmut. "Ölüm bu, ne zaman kime uğrayacağı bilinmez ama nasıl bu yolculuğun son durağı varsa, ölüm de bizlerin son durağıdır" diyor.

Otobüs Urfa'nın ilçesi Birecik'e varıyor. Fırat nehri tüm ihtişamıyla karşılıyor bizleri. Birecik, Mahmut için otobüsün son durağı. Vedalaşıyoruz onunla. Aşağıda kardeşleri onu karşılamak için bekliyor. Otobüs uzaklaşırken oradan, Mahmut'un kucaklaştığını görüyorum kardeşleriyle.

Ve sonunda Batman otogarına yanaşıyor otobüs. Ahmed Arif'in kitabını alıp Mahmut'un okuduğu şiiri arıyorum. Açıp okuyorum tekrar tekrar. Rojda'nın elime tutuşturduğu çiçeği yerleştiriyorum o sayfaların arasına ve şiirin altındaki boş kısma iki satır karalıyorum:

Yolculuğun son surağı benim için, yan tarafta harekete geçmeye hazırlanan bir otobüs var. Onun yolcuları için yolculuğun başlangıcı. Yolculuk Mahmut için, Rojda için zorlu bir yolculuk, kimisi için rahat bir yolculuk. En nihayetinde bir şekilde son durağı vardır her yolculuğun.

Aylar sonra kurumuş bir çiçeği tutuyorum elimde ve altını çizdiğim üç mısraya bakıyorum.

Gayrı, iki korku çiçeğidir gözleri,
İki mavi, kocaman korku çiçeği,
Açar, derin kuyularda...

8 Kasım 2011 Salı

Bir garip veda

Telefonu çalıyordu. Gözlerini açtığında çalmaya devam ediyordu. Saate baktı, bu saatte arayanın o olduğunu biliyordu. Telefonu açtı, ağır ağır soluk alış verişini dinlerken sesini bir daha duymayacağını biliyordu.

Sonra sessizlik oldu. İkisi de konuşmadı. Konuşmak istediğini biliyordu ama her seferinde O'nu engelleyen duvara çarpıp kalbinin derinliklerine gömülüyordu kelimeler birer birer. Telefondan sadece nefes alış verişini dinlemek bile heyecanlandırıyordu O'nu. Gözlerini kapattı, onu ilk gördüğü güne gitti. Sonbahardı. Kırmızı saçları kırmızı beresinin altında dalgalanıyordu. Ona görür görmez aşık olmasını sağlayan gülüşü dün gibi gözlerinin önündeydi. Yaklaşıyordu O'na yavaşça. Gerçek olmayan onlarca hayaliyle birleşiyordu hatıraları. Bu kez elini uzatıyordu O'na. Elleri birleşiyordu ve öylece oturuyorlardı dakikalar boyunca. Sımsıkı tutuyordu ellerini bir daha bırakmamak üzere. Sonra sarılıyorlardı. Yağmur çiselemeye başlıyordu. Kaçmıyorlardı yağmurdan. Kaldırıyorlardı kafalarını, her bir yağmur damlasını tenlerinde hissederek Çınar Ağacı'nın dökülen kırmızı yapraklarını seyrediyorlardı. Kız ondan O'nun için yazdığı hikayeyi anlatmasını istiyordu. Ve anlatmaya başladı kıza Kızıl Saçlı Kızın hikayesini.

Telefonu kapatmamıştı henüz. Sessizliği bozdu. Anlatmaya başladı kızın en sevdiği hikayeyi. Şimdi daha hızlı soluk alıp veriyordu. İlk kez sonunu değiştirerek anlatıyordu hikayeyi. "Bir vardık, hep vardık ya aşk, artık yokuz ikimiz de. Biz varamadık muradımıza. Bak yağmur çiseliyor yine. Kaldır kafanı hisset teninde yağmurun her bir damlasını. Gökyüzü ağlıyor yine bizim için." Sonra telefondan ağladığını duydu ve telefon kapandı. Bir rüyadaydı sanki. O'na nasıl veda edeceğini kız seçmişti. Balkona çıktı. Yağmur yağıyordu. Çınar ağacından bir yaprak düşüyordu yine. Gözleriyle o yaprağı takip ederken, kızın en sevdiği şarkıyı söylüyordu.

5 Kasım 2011 Cumartesi

Anılar: Bugün bayram erken kalkın çocuklar


Güzel bir çam ormanının derinliklerinden süzüle süzüle gelen bir patikanın ucunda bir sağa bir sola salındığını seçebildiğim ufak bir çocuk bana doğru yaklaşıyor. Kömür karası saçları kafasındaki kocaman şapka tarafından kamufle edilmiş, fakat yüzündeki kocaman gülümseme gözler önünde. Elinde kocaman bir poşet var. Bana doğru yaklaştıkça, esmer teni akşam güneşinin altında parlıyor. Islığa benzer bir ses geliyor ama ıslık demeye bin şahit ister. Dudakları şekilden şekle giriyor, tanıdık bir melodinin notaları süzülüveriyor dudaklarından. Salına salına “Bugün bayram” şarkısının melodisini ıslığıyla bütünleştiriyor, yürümeye devam ediyor.

Küçük çocukların hayal dünyası uçsuz bucaksızdır. Onların yazdığı hayat senaryosunda, başrolde olan onlardır. Dünya sadece bir figürandır. Kötülüğün, acının, kederin, keşkelerin, geçmişle hesaplaşmanın, gelecek kaygısının olmadığı saf ve temiz bir figürandır. Kimi zaman her tarafı oyuncaklarla dolu bir oyuncak dünyası, kimi zaman dönme dolapların, atlı karıncaların olduğu kocaman bir lunapark, kimi zaman da her şeyin bedava ve sınırsız olduğu kocaman bir bakkaldır. Ne zaman ki küçük çocuk hayal dünyasının sonu olan o dipsiz uçuruma varır, o yazdığı senaryoyu sorgulamaya başlar. Senaryoyu sorguladıkça, figüran olan dünya, ön plana çıkmaya başlar. Zaman geçer, çocuk dibi görünmeyen uçuruma bakar. Merak eder orayı. Keşfetmek ister kendi dünyasının ötesindeki gizemli yeri. Bu merak arttıkça çocuk büyür. Ve gün gelir dünya senaryoyu tümüyle değiştirir. Başrolü kapar çocuktan. Artık figüran olan çocuktur. Çocuğun merakını gidermek için arkasından iter onu uçuruma. Çocuk uçurumdan aşağı doğru süzüldükçe, görmediği manzaralar görür, yukarıda kocaman gülümsemesi olan çocuğun dudakları bükülür, ve an gelir o uçurumun dibine düşer.

Çocuğun yüzündeki gülümseme tüm güzelliğiyle gözlerimin önünde. 15 sene önceki beni görüyorum karşımda. Bayram arifesinde aldığımız yeni elbiselerimizi büyük bir özenle yanıbaşımızda tutardık. O kocaman poşetin içinde bayramlıklarım var. Salına salına yürüyorum hayal dünyamdaki patikada. Heyecanla bayramı bekliyorum. Hemen sabah olsa da, bayramlıkları giysem, büyüklerimin elini öpsem, harçlığımı alsam diye sabırsızlanıyorum.Sonra çıksam arkadaşlarımla akşama kadar oyun oynasam. Akşam olsa da, tüm aile hep beraber bayram olması nedeniyle özenle pişirilen yemekleri afiyetle yesek. 

Şimdi o uçurumun dibindeyim. Yukarı bakıyorum. Yukarıda hemen yanımdaymış gibi küçüklüğümü görüyorum. Tüm saflığıyla bana sırıtan esmer bir çocuk var. El sallıyor bana. O uçurumdan düşmüş olsam da, dünyanın acımasızlıklarını görerek yazdığım senaryoda başrolden figüranlığa düşsem de, o senaryo benim senaryom. Dünya nasıl olursa olsun, içimizdeki o yaratıcı, saf, temiz çocuk bir kenarda duruyor. Yarın bayram, heyecanlıyım. Hemen sabah olsa da, sevdiklerimi arayıp bayramlarını kutlasam diye sabırsızlanıyorum. Bu gece çocuğum tekrar. Yıkanmış, ütülenmiş elbiselerim yatağımın yanıbaşında duruyor. Islık çalmaya başlıyorum. Yukarıdan ufak bir çocuğun sesi geliyor net bir şekilde. Islığıma eşlik ediyor: “Bugün bayram, erken kalkın çocuklar...” diye.

3 Kasım 2011 Perşembe

Anılar: Yağmurun Sesi

Yağmurun çiseleyen sesi, toprak ezeli ve ebedi aşkı yağmura kavuşunca etrafa yayılan toprak kokusu, yağan yağmurun altında bir şemsiyeyi paylaşan sevgililerin görüntüsü, tüm bunlar algılanırken yudumlanan bir fincan sıcak çayın tadı ve en güzeli yağmurlu havalarda yürekte daha da belirginleşen o sıcacık his...

Aç şimdi pencereni. Sese kulak ver. Yudumlarken çayını, toprağın kokusunu içine çek. Bak, şimdi her şey tamam gibi. Elimde sigaram, kulaklarımda en sevdiğim ses, içime çektiğim en sevdiğim koku, izlediğim en sevdiğim görüntü... Yüreğim sıcacık. Tam dalıp düşünürken çoğu zamana değişilmeyecek o anları, gök gürlüyor. Yağmur hızlanıyor. Bir şemsiyeyi paylaşan sevgililer adımlarını sıklaştırıp kayboluyorlar. Şimdi bende kalan, bir yudum çay, bir yudum hayat...

Yağmurun sesi, çoğu için hüzün barındırır. Yüreğin derinliklerine işleyen hüzünlü bir şarkının notaları misali çalınır kulaklara. Halbuki, yağmurun sesi hüzün barındırmaz içerisinde. Toprağa kavuşacak olmanın heyecanıyla coşkulu bir ezgidir yağmurun sesi. Umut taşır, sevgi taşır beraberinde. Kavuştuğunda kuru toprağa, toprağın derinliklerinden bir tohuma ulaşır yağmur suları ve yeni bir hayat filizlenir toprağın derinliklerinden.

Şimdi bak toprağa, yemyeşil bir hayat filizlendi yağmur ile. Yağmur şiddetini arttırırken, kapatıyorum gözlerimi. Hüzün yok yürekte, umut var, sevgi var. O ana dair güzellikler var. Ve yağmurun sesinin anlattığı yegane şey var:

Bir yudum sevgi, bir yudum hayat...