24 Kasım 2011 Perşembe

Bilinmeyene Mektuplar - 2

Sessizliği, bir başıma kalınca hayal kurmayı küçüklüğümden beri severim. Küçükken en güzel vakit geçirdiğim zamanlar köyde koyunları, keçileri otlatmaya götürdüğüm zamanlardı. Güzel anılarımın en tepesinde bulunur o günlerim. En sevdiğim yanı, badem ağacının gölgesinde uzanıp o yaşımda sana dair hayaller kurmaktı. 

Uçsuz, bucaksız bir dünyaydı bizim köyün bağları, tarlaları, dağları... En çok bahar aylarını severdim. Bahar aylarında rengarenk olurdu bizim köyümüz. Badem ağacının gölgesine uzanıp tarlaları kaplayan gelinciklerin, papatyaların arasında el ele koştuğumuzu hayal ederdim. Büyüklerim konuşurken kulak kabartıp dinlediğim o aşk hikayelerinden daha güzelini ikimiz için yazardım. İkimizin hikayesinin dinlediğim hikayelerden farkı mutlu başlangıcı ve mutlu gidişatının olmasıydı ve en önemlisi bir sonunun olmamasıydı. 

Hafif bir rüzgar estiğinde gelincik ve papatyalarla kaplı buğday tarlalarındaki başaklar, gelincikler ve papatyalar bir dans gösterisine başlardı. Kurduğum hayallerde beraber eşlik ederdik o dansa. Sen gelincik olurdun, papatya olurdun ben de başak olurdum. Bizim dansımız tan vaktinden güneş batana  kadar devam ederdi. Kimse bıkmazdı bizi seyrederken. Dansımıza şahit olan gelincikler, papatyalar, badem ağaçları, ve doğaya güzellik katan her şey kendi figürlerini ekler ve dans gösterisi büyüdükçe büyürdü. Dans ederken ritmine kapıldığımız melodi, doğanın çeşit çeşit seslerinin harmanlanmasından oluşan eşsiz bir ezgiydi. Tüm bunları hayal ederken gülümserdim badem ağacının altında tek başıma. Yüksek sesle kahkaha atardım ve sen o mükemmel gülüşünle eşlik ederdin bana. 

Seyrettiğim gelinciklerle kaplı tarlalardan olsa gerek seni hep kırmızı saçlı olarak hayal ederdim. Gelinciklerin yanıbaşında bembeyaz ışıldayan papatyalardan olsa gerek seni beyaz bir elbise içerisinde hayal ederdim. Beyaz elbiseli, kırmızı saçlı prensesimdin sen benim. Dillere destan dansımız güneş batarken son bulduğunda senle en sevdiğimiz oyunu oynardık. Ben bir papatya kopartırdım, kıyamazdım ama yapraklarına. Uzun uzadıya seviyor, sevmiyor demeden o papatyayı sana uzatırdım "Seviyor" diye. Sonra birlikte papatyalardan taç yapardık sana. Kırmızı saçlarına ve beyaz elbisen o kadar yakışırdı ki taç, bir kez daha aşık olurdum sana. O tacı badem ağacının bir dalına asar, hayvanlarımı toplar şarkı söyleye söyleye köye dönerdim. Dönüş yolculuğunda sana bizim masalımızı anlatırdım. Çocukluk aklı ya, masalımızın baş kahramanları senle ben olurduk. Bizim masalımız sonsuza dek sürecek bir masaldı. 

Kim bilir, sana rastladığım zaman o papatyayı "Seviyor" diye sana uzatıp, bitmeyen bir masal anlatmaya başlarım belki. Kırmızı saçlı, beyaz elbiseli prensesime hergün yeni bir taç yaparım ve ona her seferinde tekrar aşık olurum. Bizim köyden uçsuz bucaksız dünyayı beraber keşfediriz dans ederek gelincik ve papatyalarla kaplı tarlalarda...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder