8 Kasım 2011 Salı

Bir garip veda

Telefonu çalıyordu. Gözlerini açtığında çalmaya devam ediyordu. Saate baktı, bu saatte arayanın o olduğunu biliyordu. Telefonu açtı, ağır ağır soluk alış verişini dinlerken sesini bir daha duymayacağını biliyordu.

Sonra sessizlik oldu. İkisi de konuşmadı. Konuşmak istediğini biliyordu ama her seferinde O'nu engelleyen duvara çarpıp kalbinin derinliklerine gömülüyordu kelimeler birer birer. Telefondan sadece nefes alış verişini dinlemek bile heyecanlandırıyordu O'nu. Gözlerini kapattı, onu ilk gördüğü güne gitti. Sonbahardı. Kırmızı saçları kırmızı beresinin altında dalgalanıyordu. Ona görür görmez aşık olmasını sağlayan gülüşü dün gibi gözlerinin önündeydi. Yaklaşıyordu O'na yavaşça. Gerçek olmayan onlarca hayaliyle birleşiyordu hatıraları. Bu kez elini uzatıyordu O'na. Elleri birleşiyordu ve öylece oturuyorlardı dakikalar boyunca. Sımsıkı tutuyordu ellerini bir daha bırakmamak üzere. Sonra sarılıyorlardı. Yağmur çiselemeye başlıyordu. Kaçmıyorlardı yağmurdan. Kaldırıyorlardı kafalarını, her bir yağmur damlasını tenlerinde hissederek Çınar Ağacı'nın dökülen kırmızı yapraklarını seyrediyorlardı. Kız ondan O'nun için yazdığı hikayeyi anlatmasını istiyordu. Ve anlatmaya başladı kıza Kızıl Saçlı Kızın hikayesini.

Telefonu kapatmamıştı henüz. Sessizliği bozdu. Anlatmaya başladı kızın en sevdiği hikayeyi. Şimdi daha hızlı soluk alıp veriyordu. İlk kez sonunu değiştirerek anlatıyordu hikayeyi. "Bir vardık, hep vardık ya aşk, artık yokuz ikimiz de. Biz varamadık muradımıza. Bak yağmur çiseliyor yine. Kaldır kafanı hisset teninde yağmurun her bir damlasını. Gökyüzü ağlıyor yine bizim için." Sonra telefondan ağladığını duydu ve telefon kapandı. Bir rüyadaydı sanki. O'na nasıl veda edeceğini kız seçmişti. Balkona çıktı. Yağmur yağıyordu. Çınar ağacından bir yaprak düşüyordu yine. Gözleriyle o yaprağı takip ederken, kızın en sevdiği şarkıyı söylüyordu.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder