21 Aralık 2011 Çarşamba

Anılar: Bir güzel ezgi dinlemek

Bizim köy, bahar aylarında yeşile bürünür. Hele bir de her renkten çiçekler açtı mı, eşsiz bir güzellik sunar gözlerinize. Köyün hemen yanındaki tepede bir bağ bulunur. Orada asmaların arasında yıllara meydan okuyan, çoğu dalı kurumuş, kenarında köşesinde çiçekler açmış bir badem ağacı bulunur. Oraya doğru gidiyoruz. Ağacın altında yaşlı bir nine oturmuş güzel bir şarkı mırıldanıyor. O kadar tatlı bir ezgi süzülüyor ki ninenin dudaklarının arasından, hemen geçmişe doğru gidiyorum.

Bir bahar günüydü. Dicle nehri, bahar yağmurlarının getirdiği taze sularla tüm haşmetiyle bir yılan gibi kıvrılıyor Hasankeyf'in sarp kayalarının kenarından. Binmiş olduğumuz dolmuşta güzel bir şarkı çalıyor. Şarkı eşliğinde nehri seyrediyorum. 15 dakika sonra köye giden yol ayrımında iniyoruz dolmuştan. Buğday tarlaları gelinciklerle kaplı. İner inmez, koşuyoruz çakıl taşlarla kaplı patikamsı köy yolunda. Köye hemen varabilmek için yarışıyoruz. Bir ara duruyoruz, badem ağacından çağla topluyoruz. Cebimizdeki çağlalarla tekrar koşmaya başlıyoruz. Hava kararmadan köye varıyoruz. Hemen dama çıkıyoruz. Hafif ılık esen rüzgar eşliğinde yemeğimizi yiyoruz. Büyükler içeride aile meselelerini konuşurken, biz damda oturmuş karanlıkta korku hikayeleri anlatıyoruz birbirimize.

Sonraki gün, köyün yanındaki bağa gidiyoruz. Asmaların arasında, kocaman, bir kısmı kurumuş ama halen yeterince çağla tutan bir badem ağacı var. Tam gözümüzü çağlalara dikmişken, bir nine geliyor ve oturuyor badem ağacının altına. Başlıyor güzel bir ezgi dudakları arasından dökülmeye. Oturup yaşlı nineyi dinliyoruz. Ancak, anlam veremediğimiz nokta nine şarkı söylerken gözlerinden yaşlar süzülüyor. Bize bkıyor gülümsüyor, ağaçtan koparttığı çağlalardan veriyor bize.

Ve yıllar sonra, orada oturmuş artık çağla tutmayan badem ağacının altında, sevdiğinin mezarı başında ona sevdiği şarkıyı söylerken yaşlı nine, gözünden yanaklarına bir yaş süzülüveriyor.Bu sefer anlıyoruz. Neden mi, artık büyüdük ve anlıyoruz üzüntünün, sevdanın, kaybetmenin, geçen yılların ne anlama geldiğini.

Nine kafasını kaldırıp bize bakıyor ve bize gülümsüyor. Gözlerimizden, yanaklarımıza doğru bir yaş süzülüveriyor.

17 Aralık 2011 Cumartesi

Anılar: Yeryüzünün Parıldayan Yıldızları

Hasretim, kafamı hafifçe yukarı kaldırdığımda gözlerimi kamaştıran parıldayan yıldızları yakından görmeye.  Hasretim, gözlerimi onlardan ayırmadan avuçlarımı kaldırıp, onlar avuçlarımın arasındaymış gibi bir sıcaklık hissetmeye, o sıcaklığın etkisiyle yüzüme yerleşen kocaman gülümsemeye, gülümserken içinde bulunduğum huzurlu, her türlü sıkıntıdan uzak ruh haline. Hasretim yani sessiz gecelerde, karanlığı delip geçen, beni alıp uzak diyarlara götüren gökyüzünün parıldayan yıldızlarına.

Gökyüzünün yıldızları, geceleri herkes uykuya daldığında kalbe huzur verir. Karanlık düşünceyi, umutsuzluğu, korkuları uzaklaştırır. Gece bittiğinde ise korunmasızdır insan. Ruhun derinliklerini aydınlatan, kalbe sevgiyi, güven duygusunu, mutluluğu yerleştiren,  yeryüzünün parıldayan yıldızlarıdır. Onlar, kimi zaman içten gülümsemeleriyle, kimi zaman öğütleriyle, çoğu zaman da sadece varlıklarını hissederek aydınlatır karanlık dünyanızı. Kafanız yukarıda, avucunuzun içinde bir sıcaklık, yüzünüzde kocaman bir gülümseme eksik olmaz onların yanında.

Gökyüzünün parıldayan yıldızları sayısızdır. Çoğu kez o sayısız yıldızın arasından kayan yıldız için hüzün kaplar yürekleri. Fakat bu hüzün kısa sürelidir. Hemen parlamaya devam eden sayısız yıldıza yönelir gözler. Kısa süreli bir yasın ardından, içinde bulunulan rüya devam eder. Yeryüzünün parıldayan yıldızlarına rastlamak kolay değildir öyle. Tesadüf ederseniz şayet sönmesine asla izin vermeyin. O parladıkça takip edin ışığını. Kafanızı kaldırıp gökyüzüne bakar gibi, ayırmayın kamaşan gözlerinizi O’ndan. Sıcaklığıyla yüzünüze yayılan gülümsemeyle bakmaya devam edin O’na. Unutmayın ki, O kayıp giderse ışığına rastlamak çok zordur bir daha. O’nun için kalbe yerleşen hüzün kısa süreli olmaz. O kayıp giderse umutsuzca sadece geceleri kafanızı hafifçe kaldırırsınız, gökyüzünün parıldayan yıldızlarını seyredalarsınız. Bundan sonra o sayısız yıldızlardan birisi kayıp gittiğinde, hemen parlamaya devam eden sayısız yıldıza yönelemez gözler. Kapanır o gözler sadece, yeryüzünün parıldayan yıldızının hayalini seyredalar hüzünle.

14 Aralık 2011 Çarşamba

Noel Baba'ya mektup

Sevgili Noel Baba,


2011 senesi tek kelimeyle harika geçti benim için. Valla bak. Ondan dolayı 2012 için senden hiçbir şey dilemiyorum. Aaa hemen kızma bana, bak dinle sen de hak vereceksin bana. Cidden bak.


Mesela katledilmedim bir sene boyunca. Arkamdan faili meçhul diye üzülmedi kimsecikler, yitip gitmedim anlayacağın devlet tarafından sıkılan bir kurşunla. Hani bildiğin şans benden yanaydı tüm sene. Düşündüğüm için ne vuruldum ne gözaltına alındım ne de işkenceden geçtim. Düşünebiliyor musun Noel Baba, 365 gün 6 saat düşündüm ve bir şey olmadı bu ülke sınırları içerisinde bana.


Mesela memleketimden aldığım poşuyla gezdiğim için terörist ilan edilmedim. 22 ay boyunca haksız yere hapis yatmadım sırf poşu taktığım için. Çoluk çocuğun karalama defterine karaladıkları gelişigüzel harfler misali bir iddianame hazırlanmadı her zaman haklının(!) yanında olan canım ülkemin Adalet Sistemi'nin canım savcıları tarafından.


Mesela HES'leri protesto etmek için alanlara çıkıp slogan atarken öldürülmedim. Katledilenler için sokağa dökülüp eylem yaparken, kadın olduğuma bakmadan onlarca polis tarafından dövülmedim hani, kalça kemiğim sapasağlam gireceğim yeni yıla. Arkamdan ülkemi yönetenlerin başbakanı, "Kadın mıdır, kız mıdır bilemem." demedi hani. Sonra öğrenci olmama bakmadan bir otobüse hapsedip saatlerce işkenceden geçirmediler beni. Psikolojim yerle bir olmadı anlayacağın. 6 ay boyunca Noel Baba terör örgütü gibi var olmayan bir örgüte üye teröristim diye F tipi cezaevinde yatmadım yani. Düşününce bildiğin mikemmel ötesi bir sene geçirmişim be Noel Baba.


Kadın değildim mesela bu ülkede. Erkek zulmü ile karşılaşmadım. Tecavüze uğramadım, dayak yemedim, aşağılanmadım. İntihar edecek duruma düşmedim anlayacağın. Kadına şiddette en üst sıralarda bulunan ülkemin istatistiklerinin kabarmasına sebep olmadım yani iyi bir vatandaş oldum daha ne?


Çocuk değildim mesela bu ülkede. Hayata umutla bakarken henüz, polis zulmüyle karşılaşmadım. 28 kişinin vahşetine uğramadım daha o küçücük yaşımda. Çocukluğumu elimden almadılar yani.


Şimdi sen söyle bana Noel Baba, Allah'tan belamı mı isteyeyim ben daha? Ne demişler hamdolsun teğet geçti bu sene.

13 Aralık 2011 Salı

Anılar: Mutlu Aşk var mıdır?

Ey romantik insanlar, platonik aşıklar, karşılıklı sevip kavuşamayanlar, melankolinin dibine vurup aşktan dolayı acı çekenler bu yazım sizedir. Başlığa verilecek cevap çat diye evet ya da hayır demek kadar klişe ve de basit bir cevap olmayacak, fakat yazının sonunda kendimce bir yerlere varacağım galiba.

İnsanlar erişemediklerine, kavuşamadıklarına özlem duyarlar. Özlem öyle bir duygudur ki, düşünceye, kalbe, karaktere hükmeder. Mantık kuralları yenik düşer onun karşısında. Özlem düşünceye öyle bir hükmeder ki, düşünceyle şekillenen hayal dünyası gerçek dünyanın önüne geçer. İnsan kavuşamadığı zaman bir çığ gibi büyüyen özlem ile hayal dünyasında şekillendirir kavuşamadığı insanı. Onunla yaşamak istediklerini, yüzüne ufacık bir gülümseme yerleştirecek ufak anları gerçekmiş gibi hayal eder ve hayal dünyası geniş olan insan kavuşamadığı kişiyi hayal dünyasında öyle bir karaktere büründürür ki, düşüncelerindeki insana aşık olur. İşte kavuşamamaktır aşk bir yerde. Fakat mutluluk kelimesi hayal dünyasında şekillenen aşkın yakınından bile geçmez. Son hep aynıdır. Sonun aynı olduğunu bile bile her seferinde hayal dünyasına saplanıp kalır insanlar. "Her şey yalan olsa bile, en güzel aşk zor olandır." şarkı sözüne o derece inanır ki bu insanlar bir türlü kurtulamazlar o mutsuz aşktan.

Bilinmesi gereken hayatın devam ettiği gerçeğidir. Hayal dünyası saplantıların, acının dünyası değildir. Bırakın o dünyayı hep mutluluk getirsin size. Tek başınıza sonu belli olan ve imkansız olan aşkları kafanızda büyüteceğinize o hayalleri beraber şekillendirip gerçeğe çevireceğiniz insanlara tesadüf etmeyi bekleyin ve rastladığınız zaman öyle bir insana ona sakın ha hemen aşık olmayın, tutulmayın ona. Sadece sıkıca tutun onu ve bırakmayın bir daha. Beraber öğrenin hayal kurmayı, beraber öğrenin yaşamayı, beraber öğrenin gülümsemeyi ve en önemlisi beraber öğrenin mutlu aşkı yaratmayı.

Nihayetinde bu Messe'nin düşüncelerini açığa çıkartan bir yazı. Az önce Kardeş Türküler'in son albümünden "Herkes kendi gördüğüne doğru der" adlı parçayı dinliyordum.Şarkının sözleri çok manidar:

İki insan bir noktaya bakar dururlar,
Herkes kendi gördüğüne doğrudur der ya.
Benim için benim hayalim doğru be insan,
Senin için senin hayalin doğrudur ey can,
Senin için senin hayalin doğrudur ey can...

İnsana yön göstermek çok zor be ey can,
Ruhun alabildiğini aklın anlamaz.
Senin yüreğinde yatan en doğrusu can,
Senin ruhunda yatan en doğrusu can.

Bu bir masal bir hikaye değil be ey can,
Doğada var bu gerçekler anla be ey can.
Doğa sana tüm gerçeği söylüyor ey can,
Doğayı anlamazsan çok zor be ey can,
Doğayı anlamazsan çok zor be ey can...

Senin doğan senin ruhun, saygı göstersen,
Sevgini hiçbir zaman eksik etmesen,
Aklın gücü ruhuna yetmez be ey can,
Aklın gücü doğana yetmez be insan.

 Sonuçta mutlu aşkın olup olmadığı da size göre süt Messe'ye göre çikolata...

10 Aralık 2011 Cumartesi

Bilinmeyene Mektuplar - 3


Aslında varlığını bilmediğin, kaç fersah ötede olduğunu kestiremediğin birisine bu derece duygular beslemek en güzeliydi. Ne bir tartışma, ne bir kırık kalp ne de ayrılık vardı bu şekilde. Ütopya denen dünyanın baş kahramanı ile o dünyayı inşaa etmekti belki de aşk denen şey. Kurulan cümleler güzel başlayıp ama ile baltalanmıyordu hiçbir zaman. Ama'nın geçeceği yegane cümle belki de: "Seni çok ama çok seviyorum." olacaktı. Hayatın gerçeklerinin tokat gibi suratımıza çarpmayacağı bir bağlılık olacaktı bizimkisi. Gözyaşından uzak sevgi dolu sarılmaların olduğu, hüzünlü elden bir şey gelmeyecek “ama keşke böyle olmazsaydı” bakışı yerine sevda kokan, mutluluk kokan parlayan gözlerle “seni seviyorum” bakışının olacağı bir hayat olacaktı. 

İlkim olacaktın her zaman, dönüp kitaplığımın kuytu köşesinde duran defterin sayfalarında senin için yazdıklarıma içim buruk şekilde bakmayacaktım hiçbir zaman, kalan boş sayfaları gülümseyerek dolduracaktım, zaman zaman küçük sürprizler olarak sana yazdıklarımı ufak bir hediye eşliğinde sana sunacağım bir dünyada olacaktık. Son olacaktın benim için, ölümün bile ayıramayacağı bir şekilde bağlanacağım olacaktın. Hep söylerim ya, ne güzeldir ilk olmak, ne zordur son olmak, ama hepimizin içten içe istediği ilk ve son olmak diye. O içten içe istediğim olacaktın. Önümüzde hiçbir engel olmadan kafamıza estiğinde atlayıp gidecektik görmediğimiz yerlere. Fazla bir eşyaya gerek olmadan, taşıdığımız yegane şey birbirimiz olacaktık. 

Başlamadan bitmek gibi en büyük hayal kırıklığı yakınımızdan bile geçemeyecekti. Bir var olup bir yok olmayacaktın. Hep orada, kalp denen karmaşık duygular barındıran organın karmaşasına son verip ilelebet orayı mesken tutacak olacaktın. Tüm bunları okuyup, “ama ben bu hikayenin baş kahramanı olamam ki” demeyecektin aslında. Ben sana dair hikayeyi yazdıkça ilham perim olup, aslında benimle beraber yazacaktın hikayemizi. 

Her zaman bilinmeyen olarak kalman en güzeli belki sevgili.

Anılar: Yansımalar

Etraf karanlıkmış. Odayı aydınlatan küçük bir pencere varmış sadece. Odanın ortasında bir masa, iki tarafında birer sandalye varmış. Masanın üstünde bembeyaz bir kağıt parçası ve kurşun bir kalem duruyormuş. Kapı açılmış, içeri iki kişi girmiş. Oturmuşlar boş sandalyelere. Güneş aniden dağıtmış tüm bulutları. Küçük pencereden odanın içerisine güneş ışınları ulaşmış. Sandalyede oturan kişilerden birisi konuşmaya başlamış. Diğeri arada küçük pencereye bakıp dinliyormuş sadece karşısındakini, bir de elindeki kurşun kalemle arada bir şeyler karalıyormuş önündeki kağıda. Bir iki saat böyle geçmiş.

Güneş yavaş yavaş bulutların arkasında kaybolmuş yine. Koyu bulutlar toplanmış. Dışarıdan yağmur sesi duyulunca konuşan kişi susup dinleyene bakmış. Dinleyen ise pencereye bakakalmış. Kırmış elindeki kalemi, "Üzgünüm!" demiş.

Yağmur hızlanmış. Kalkmışlar sandalyelerinden, tek bir laf etmeden küçük pencereye doğru yürümüşler. Yağan yağmuru izlemişler bir süre. Kapatmış gözlerini ikisi de. Yağmurun sesi giderek azalmış.

Yağmur kesilince pencerenin kenarında bekleyen çocuk açmış gözlerini. Camda kendi yansımasını görmüş. Arkasını dönünce dört tarafı aynalarla kaplı bir odada bulmuş kendisini. Karşısındaki aynaya bakakalmış. Yargıç kılığında görüyormuş kendisini. Arkasındaki aynadan elleri kelepçeli görüntüsünü görmüş. Sağına dönmüş. Avukat kılıklıymış bu sefer. Arkadaki aynadan da tanık sandalyesinde bekleyen kendisini görmüş.

Kalmış oracıkta. Düşünmüş bir anlığına, hem sanık, hem yargıç, hem avukat, hem tanık olmak nasıl mümkün olabilir diye. Bunları düşünürken gözü odanın ortasında duran masaya takılmış. Masanın üstünde kırık bir kalem ve bir kağıt parçası duruyormuş. Yaklaşmış masaya çocuk. Almış kağıdı eline. Okumuş yazan tek kelimeyi:

Üzgünüm...

6 Aralık 2011 Salı

Anılar: Çekmeceden çıkan yarım kalmış bir resim...

Bugün dolabımda, bir resim kağıdına rastladım. Çizmeye başlayıp tamamlamadığım bir resimdi. Kara kalemle çizilmiş yarım kalan bir resim...

Küçükken TRT-2'yi izlememin yegane sebebi Bob Ross amca, bizim deyişimizle "Kuş yuvası amca" idi. Hem saçlarını hem de yarım saatte ortaya çıkarttığı şaheserleri hayranlıkla seyrederdim. Onun sayesinde bir gün açtım resim defterimi, ben de resim çizmeye başlayacaktım. Yağlı boya olmadığından sulu boya kutusunu ve de içinde bulunan incecik fırçayı önüme koydum. Güzelim resim defterinin ilk sayfasını o incecik fırçayı kullanarak hırpalamaya başlamıştım. Resmi bitirdiğimde kimi kısmı yırtılan bir resim kağıdı, tükenmiş bir sulu boya kutusu ve de kafası dağılmış bir fırça önümde duruyordu. Ellerime hatta yüzüme boya bulaşmıştı. Bense sadece çocukça gülümsememle yıprattığım kağıda bakıyordum.

Daha sonraları kara kalem ilgimi çekmeye başlamıştı. Lise yıllarında birkaç denemeden sonra fena sayılmayan resimler çiziyordum. Bir gün, insan portresi çizmeye karar verdim. Elimde bir dergi, tanımadığım bir güzelin resmini çizecektim. O sıralar, "Gerçek ressam resimlerini silgi kullanmadan çizer. Hatalarını kalemiyle düzeltir." gibi bir söz işitmiştim. Sözden etkilenmişim ya, güzel kızın resmini silgi kullanmadan çizecektim. Kalemi kağıtla özenle buluşturuyordum, yanlış bir çizgi çizmemek için çabalıyordum. Kızı çizmeye saçlarından başlamıştım. Saçlarını ve kafa hatlarını bitirdikten sonra, sıra yüzünü çizmeye gelmişti. Duraklamıştım devam etmeden önce. Kızı tanımlayacak olan dergide verdiği pozdaki gülen yüzünü kağıda aktarmak zor iş olacaktı. Cesaret edip de başlayamıyordum. Sonunda başladım çizmeye. Gözler, burun ve dudak. Sonrasında da kendimce eklediğim gölgeler. Çizmeye çalıştığım kızla, resim bittiğinde ortaya çıkan kız arasında dağlar kadar fark vardı. Yine de güzel bir kız resmi ortaya çıkmıştı. Fakat dergideki kızın aksine ciddi bir tavır takınan bir kızdı ortaya çıkan. Silgi kullanmamıştım, sonuçta da benim kalemimden ortaya çıkan, nice hatalı çizgi ve gölgeyi içerisinde barındıran bir kız resmi vardı elimde.

Bugün işte o yarım kalan resmi bulmadan, internette: "Hayat silgi kullanmadan resim yapmaya benzer." diye bir söze rastladım. Çizdiğim resimler aklıma geldi. Sulu boyayla Bob amcadan esinlenerek yaptığım resimde kağıdın çoğu kısmını yıpratmış hatta yırtmıştım. Resimde benim istemediğim öğeler ortaya çıkmıştı. Var olmaması gereken çalılar, fazladan bulut kümeleri ve en önemlisi yıpranmaması gereken bir resim kağıdı. O dergideki kızın resmini çizerken de dikkatli davrandığımı düşünmüştüm. Halbuki ortaya çıkan sonuç esas amacından tümüyle farklıydı.

Hayatı silgi kullanmadan resim yapmaya benzeten amca kısmen haklıydı. Silgi kullanmadan çizdiğimiz hayat resminde çizdiğimiz yanlış çizgileri doğrularıyla düzeltmeye çalışırız. Öte yandan, silgiyi de kullanırız hayat denen resmi çizerken. Fakat, silgi iz bırakır ardında. Her ne kadar düzgün çizilmiş çizgi ön planda olsa da izi kalan yanlış çizgi tüm dikkatleri toplar.

Bugün rastladığım resim tamamlanmamış bir resimdi ya, sadece saçlarını çizdiğim bir kız resmiydi. Saçlarını güzel çizmişim. Şu an sadece düşünceli düşünceli kızın olmayan yüzüne bakıyorum..

4 Aralık 2011 Pazar

Peki niye ben?

Milyonlarca insanın dönüp dolaşıp kendine sorduğu soru. Yediden yetmiş yediye çocukların, kızların, kadınların, erkeklerin, yaşlıların, herkesin beynini meşgul eden soru. Küçücük bir çocuğun evde sözü dinlenmediğinde içinden evde sözü geçen kişiye bakıp daha o yaşta sorduğu soru. Aynı zamanda sobanın dibinde ısınıp yılların izini taşıyan beyaz saç sakallarının kapladığı yüzünde bilgece bakışlarıyla o küçük çocuğun yerinde olmak isteyen yaşlı dedenin sorduğu soru. Sevgilisi tarafından terkedilen evin genç ve güzel kızının yalancı gülümsemesiyle annesine yardım ederken içini kemiren, aynı zamanda evi çekip çeviren, çocukları için gerekirse canını verecek, genç kızının yerinde olmak isteyen annenin sorduğu soru.

Hava soğuk, üşüyorum. Dışarıda tek tük insan var. Dibimizdeki köyün evlerinin bacalarından tüten dumana yolda elleri ceplerinde, üşümemek için hızlı hızlı yürüyüp ıslık çalan küçük bir çocuk eşlik ediyor. Ben, sigaramı içerken, kafamdaki soru beynimi kemirirken çocuğu izliyorum. Biraz o çocuğa benzetiyorum hayatımı. Soğuktan korunmak için elleri ceplerinde hızlı hızlı yürüyen o çocuk misali, yüzleşmekten korktuğum şeylerden köşe bucak kaçmak için hızla uzaklaşıyorum yüzleşemediğim gerçeklerden. Bana gerçeği haykıran şarkıyı duymamak için kulağımı o çocuğun gelişigüzel çaldığı ıslık misali 'Peki niye ben?' sorusuyla meşgul ediyorum. 

Sahi nasıl tanımlamak gerek bizim bu kaçışlarımızı, hayatla olan bu garip çarpışmamızı? Şu sıralar okuduğum kitapta rastladım galiba bu sorunun cevabına:

"Kazananı belli olmayan bir çarpışmaydı hayatımız."

1 Aralık 2011 Perşembe

ODTÜ CANdır.

Torunum okumuş, büyük adam olmuş. Ee anlat hele oğul, benzer mi bizim buralara orası, anlatır dururlar oraya olan sevgini, bu güzellik, bu dağlar, bu bağlar, bu badem ağaçları, bu rengarenk bahar, bu huzur var mıdır oralarda?

Nereden başlasam ki dede anlatmaya. Bizim buralar eşsizdir, sevdadır beni buraya bağlayan, uçsuz bucaksız zannederdim küçükken buraları. O rengarenk çiçeklerin süslediği dağların ardındaki dünyayı hayal ederdim hep. Var mıdır böyle bağlanabileceğim bir diyar, var mıdır huzuru bulabileceğim topraklar derdim. Bizim sevdamız Dicle'yedir dede. Biz Dicle'nin çocuklarıyız. 

Öyledir oğul öyle. 

Hep anlatıp durursun dede Dicle'yi. Benim okuduğum yer ikinci sevdamdır. ODTÜ'dür adı. Nasıl mıdır?

ODTÜ, bilgedir, yılların birikimini taşır içerisinde, Devrim'de oturup kulak verdiğinde ODTÜ'ye dinleyip öğrenirsin.
Delidir, bir anı bir anını tutmaz. Ne yapacağı bilinmez, kestiremezsin.
Kırmızıdır, Sonbahar geldiğinde döker yapraklarını, güzelliğini görür hayret edersin. 
Suskundur, aldanma suskunluğuna, nice sevda hikayesi, direniş taşır suskunluğunda, oturur suskunluğuna eşlik edersin.
Berraktır, kapısından ilk kez içeri girdiğinde çarpılırsın güzelliğine, kaybolursun o dünyada.
Aşıktır, öğrenciye, çınar ağaçlarına, kuşlara... Kalbinde yer çoktur, sen de girmek istersin.
Dargındır, akıp giden senelere, onu terkeden öğrencilere, nice sevdiği uçup gitmiştir zamanla, zamandan nefret edersin. 
Sırdaştır, kendine dahi anlatamadıklarını anlatırsın ona, çünkü taşır sırrını ebediyete bilirsin. 
Zalimdir, nice öğrenciyi bıktırır, kahreder, ne yaparsa yapsın onu sevmekten vazgeçemezsin.
Dosttur, hep oradadır. Kimi zaman yanıbaşında ağlarsın, kimi zaman ona kahkalarla gülersin.
Sevgilidir, bağlanırsın yavaşça. Görmezsen onu özlemle dolar yüreğin, kavuşunca lakin oturur sadece seyredersin.
Mutludur, yaşam kaynağıdır nice öğrencinin. En çok bu yönünü seversin, o hayat verdikçe daha çok bağlanırsın.
Dertlidir, evvelden bugüne nice acıya tanık olmuştur, taşır acıyı, kederi, derdine derman olamazsın. 
Dermandır, yüreğini dağlayan dertlerini paylaşırsın, suskunluğu bile iyi gelir, rahatlarsın.
İlaçtır, kanayan yarandan aktıkça kan, o güzelliğiyle, görüntüsüyle kapatır yaranı, iyileşirsin.
ODTÜ'dür, bağlanırsın, kopamazsın. En güzel senelerin, hatıraların onunladır. 

Kısaca CANdır.