4 Aralık 2011 Pazar

Peki niye ben?

Milyonlarca insanın dönüp dolaşıp kendine sorduğu soru. Yediden yetmiş yediye çocukların, kızların, kadınların, erkeklerin, yaşlıların, herkesin beynini meşgul eden soru. Küçücük bir çocuğun evde sözü dinlenmediğinde içinden evde sözü geçen kişiye bakıp daha o yaşta sorduğu soru. Aynı zamanda sobanın dibinde ısınıp yılların izini taşıyan beyaz saç sakallarının kapladığı yüzünde bilgece bakışlarıyla o küçük çocuğun yerinde olmak isteyen yaşlı dedenin sorduğu soru. Sevgilisi tarafından terkedilen evin genç ve güzel kızının yalancı gülümsemesiyle annesine yardım ederken içini kemiren, aynı zamanda evi çekip çeviren, çocukları için gerekirse canını verecek, genç kızının yerinde olmak isteyen annenin sorduğu soru.

Hava soğuk, üşüyorum. Dışarıda tek tük insan var. Dibimizdeki köyün evlerinin bacalarından tüten dumana yolda elleri ceplerinde, üşümemek için hızlı hızlı yürüyüp ıslık çalan küçük bir çocuk eşlik ediyor. Ben, sigaramı içerken, kafamdaki soru beynimi kemirirken çocuğu izliyorum. Biraz o çocuğa benzetiyorum hayatımı. Soğuktan korunmak için elleri ceplerinde hızlı hızlı yürüyen o çocuk misali, yüzleşmekten korktuğum şeylerden köşe bucak kaçmak için hızla uzaklaşıyorum yüzleşemediğim gerçeklerden. Bana gerçeği haykıran şarkıyı duymamak için kulağımı o çocuğun gelişigüzel çaldığı ıslık misali 'Peki niye ben?' sorusuyla meşgul ediyorum. 

Sahi nasıl tanımlamak gerek bizim bu kaçışlarımızı, hayatla olan bu garip çarpışmamızı? Şu sıralar okuduğum kitapta rastladım galiba bu sorunun cevabına:

"Kazananı belli olmayan bir çarpışmaydı hayatımız."

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder