22 Kasım 2012 Perşembe

Ayna

Aynalara bakmayı sevmezdi. Aslında aynalar koca yaşantımızda onunla ne kadar farklı olduğumuzun ufak bir örneğiydi sadece. Dış görünüşünü sevmediğinden değildi aynalara olan öfkesi. Aynaların sanılanın aksine insana içinde kopan fırtınaları, yaşadığı kırgınlıkları, hüzünleri gösterdiğini söylerdi. Ne zaman aynada gözlerinin içine baksa, unutmak istediği, köşe bucak kaçtığı hatıralarıyla yüzleşirdi. Halbuki ben en çok gözlerini severim. Gözlerini susturamazdı çünkü. Gözleri benim dinlemekten zevk aldığım, onunsa nefret ettiği hikayeler anlatırdı.

O daha çok hüznün can dostu sonbaharı severdi. Çok sevdiği toprağa bir an önce kavuşmak isteyen yağmur damlalarına aşıktı. O damlalar, özlemiyle yanıp tutuştukları toprağa kavuştuklarında duyduğu kokuya aşıktı. Bazen kıskanırdı toprağı o kadar çok yağmur damlası ona hasret kaldığı için. Saatlerce yürürdü kızıl yapraklı çınar ağaçlarının altında, sırf bir damlayı daha toğrağa kavuşmadan bedeninde hissedebilmek için. Açgözlüydü toprak ona göre. Tıpkı aynaya baktığında "Açgözlü!" diye haykırdığı gibi.

Hüzünlü bir sonbahar günüydü. Sırılsıklam olmuş bir şekilde eve girdi. Uzun zaman sonra, ilk kez gülümserken gördüm onu. Aynanın önünden geçerken duraksadı. Dönüp bana baktı ve dudaklarındaki tebessüm kayboldu aynada beni her gördüğü an gibi.

Peki ya gülümseyen gözleri...

15 Kasım 2012 Perşembe

Yasamak için Ölmek Ne Zor Sey Be Annem!

Ölüm senfonisi muktedirin nefret dolu söylemlerinden yayılan notalarla bir kurşun gibi kulaklarımıza çalınıyor. Bir tarafta yaşam için ölümü tercih edenler başkaldırı ve direniş senfonilerinin tohumlarını kulaklarımızda ağırlığı her saniye artan ölüm senfonisine rağmen yüreğimizin umuda hasret en kuytu köşelerine ekiyor. Diğer tarafta ölüm senfonisi ölümler başlasa da sevinsek diyenlerin ağızlarında çalınan berbat bir ıslık haline dönüşüyor.

Bugün 65. gün. Kritik eşiğin çoktan geçildiği, cezaevlerinden her an ölüm haberinin gelebileceği anlardayız. Devlet sözüm ona tıbbi müdahaleye hazırlanıyor. 2000 yılında "Hayata Dönüş" adı altında ölüm orucunda olan insanları katlettiler. Bu kez de tıbbi müdahele ile yeni bir katliam kapıda. Hükümet elinde tuttuğu bombanın pimini çoktan çekmiş durumda. Yaşamak için bedenlerini ölüme yatıranları desteklemek için adım atmaya çalışanların yolunu yine en sert şekilde devlet tıkıyor. 7'den 77'ye insanlar gözaltına alınıyor, en sert şekilde müdahelelere maruz kalıyorlar. Her sayfası kanla kaplanmış karanlık bir kitap aynı dille yazılmaya devam ediliyor.

Ölüm senfonisinin berbat bir ıslık olarak ağızlarına yapıştığı insanların açlık grevine bakışı ne yazık ki en vahim olanı. Yandaş medyanın karalama kampanyalarıyla nefret söylemlerini arttıranlar: "60 günü geçmedi, bu nasıl açlık grevi, neden kimse ölmedi halen?" diyerek ağızlarından salyalar akıtarak ölümlere sevinmeyi bekliyorlar. Bu güruhtan daha acizi ise AMAcılar olarak bilinen vicdan masturbasyoncuları. Görünürde haksızlığa tahammülü olmayan, aşırı derecede duygusal olan bu kitle mevzu Kürt halkına gelince meşhur AMAlı cümlelerini ardı ardına sıralıyor. Doğuştan gelen insani hakları için bedenlerini ölüme yatıran insanları "ne bulsak da karalasak yeaa!" diye eleştirip küçük insancıkları oynuyorlar.

Ölüm senfonisi hızlandıkça hızlanıyor. Her şeye rağmen direnip umut taşıyan başkaldırı ve direniş senfonisi ölüm senfonisini bastırmaya çalışıyor. "Bir umut" dedirtiyor bizlere. Ağır bedeller ödenmeden, pimi çekilmiş bomba patlamadan yepyeni bir senfoniyi fısıldıyor kulaklarımıza. Fısıltı dalga dalga yayılıyor:

Ölümü değil çözümü haykırın tüm dünyaya!

18 Ekim 2012 Perşembe

Umut hiç biter mi?

Gökyüzünde yıldızlar çok uzaklara göçen kuşlar misali. En parlak yıldız, çocukluk yıllarımda en sevdiğim kuş olan kırlangıç oluveriyor. Gülümseyen bir çift kara göz gözlerimin içine bakıyor. Sessizim, o yıldız kanat çırparak hızla bana yaklaşıyor. O yaklaştıkça dolunay güneş misali ısıtıyor bedenimi. Bakamıyorum, gözlerim kamaşıyor. Samanyolu, gökküşağı misali rengarenk uzanıyor gökyüzünde. Gözlerimi yaklaşan kırlangıçtan ayırmadan şahit oluyorum gecenin gündüze dönüşmesine. Karanlık yok artık benim için. Aydınlık her taraf, kırlangıç yaklaştıkça sağında solunda geçmişime dair güzel fotoğraf kareleri beliriyor. Gece birden benim hayatım oluveriyor. Uzun zamandır hatırlamadığım anılarım canlanıyor birer birer. 

Gülümseyen fotoğraflar vardır, bakınca mutlu olursunuz. O tarz karelere bakıyorum birer birer. Kırlangıcın gülümseyen gözleri rehberlik ediyor bana. İlk fotoğraf karesinde çok küçüğüm, Mezopotamya'da Dicle'nin kenarından geçiyorum. Başımı aracın camına yaslamış yılan gibi kıvrılan kadim nehri, bizim topraklarımızın can damarını hayranlıkla izliyorum. Geçmişten bugüne bu topraklarda yaşayıp da Dicle'ye hayran olmayan var mıdır acaba diye düşünüyorum. Düşüncelere dalmışken kırlangıcın gözlerine takılıyor bakışlarım, iyice yaklaşıyor kırlangıç bana doğru.

Bazı şarkılar vardır, hayatınızda çok özel yerleri vardır. Yıllar sonra işitince hemen tanırsınız o şarkıları. Baktığım ikinci fotoğraf karesinden bana doğru yayılıyor yıllar önce işittiğim o şarkının notaları. Tarif edilmez duygular hükmediyor benliğime. O şarkının sesi yükseldikçe yaklaşıyor kırlangıç bana. Şimdi avucumu açmış onun konmasını bekliyorum. Kırlangıç avucuma konuyor, şarkıyı ilk kez duyuyorum sanki. Şimdi gökyüzünün en parlak yıldızı avucumun içinde rengarenk samanyolunu, gökyüzünde dizili anılarımı seyrediyoruz. 

Umut hiç biter mi diye soruyorum kırlangıca, umuda ihtiyacım var çünkü belki de eskisinden daha çok. Karanlık aydınlanmışken umudu en net fotoğraf karesi olarak görmek istiyorum hiç istemediğim kadar. Uzaklara, çok uzaklara bakıyor kırlangıç. Baktığı yere çeviriyorum kafamı ve görüyorum umudun hızla bana yaklaştığını. Çok uzak olsam da, orada çok uzaklarda bir yerlerde hayal ettiğim gelecek duruyor, en güzel fotoğraf karesinde bana eşlik edeni görüyorum, gözleri kırlangıcın gözleri gibi zeytin karası, gülüşü dünyalara bedel. Kırlangıç ilk kez konuşuyor bana dönüp:

"Umut hiç biter mi?"

28 Ağustos 2012 Salı

Anılar: Kardelenler Açınca

Sabahın köründe kalkmış pencereden dışarıda yağan karı seyrediyordu. Kış ayları sert geçerdi . Kar kalınlığı çoğu yerde bir metrenin üzerinde olurdu.  Kar aralıksız yağmaya devam ederdi. Yağan kara bakıp derin düşüncelere dalmışken, yanan sobanın yanıbaşındaki yatakta uyumakta olan annesi uyandı uykusundan. Yanına gitti, bir mendille alnındaki terleri silip yüzüne kocaman bir öpücük kondurdu. “Seni çok seviyorum anne.” dedi. Annesi gülümsedi, sarıldı ona sıkıca. En çok sevdiği şey annesinin ona içten ve mutlu bir şekilde gülümsemesiydi. 

O sabah aylardan sonra güneş yüzünü göstermişti. Çocuk sıkıca giyindi. Atkısı, beresi ve eldivenlerini giydikten sonra dışarı çıktı. Karlar yavaş yavaş erimeye başlamıştı. Lojmanın hemen arka tarafında bulunan kısma doğru gitti tek başına. Karın içine bata çıka ağaçların altına vardı. Yorulmuştu, bir yandan neredeyse boyunu geçecek karların içerisinde kendince patika oluşturuyor, bir yandan da ilerliyordu. Sırtını ağacın gövdesine yasladı. Güneşe doğru bakmaya çalıştı. Gözleri kamaştı hemen. Kaçırdı gözlerini güneşin ışınlarından. Gözüne bir yeşillik çarptı eriyen karların arasından. Kışın yavaş yavaş sona erdiğinin habercisi kardeleni gördü çocuk. Özenle etrafındaki karları temizledi, koparttı kardeleni yavaşça. Oluşturduğu patikadan eve doğru ilerledi.

Lojmanın bahçesinden içeri girince koşarak merdivenleri tırmandı. Kapıyı ablası açtı. Çocuk gülümseyerek ablasına kardeleni gösterdi. Ablasına bakınca gülümsemesi kayboldu birden. Ablasının gözlerinde biriken gözyaşlarını gördü. Bir şey demeden ayakkabılarını çıkarttı, içeri girdi. Sobanın yanındaki yatağa doğru gitti hemen. Annesi uyanık değildi. Yavaşça annesinin alnını öptü, yatan annesinin avucu içerisine getirdiği kardeleni yerleştirdi. 

Bir çocuk yaklaştı kıza doğru, konuşmaya başlayınca sesi titriyordu. Avucunda sakladığı çiçeği kıza doğru uzattı. Konuşamadı, yavaşça kızın elini tuttu. Durdular oracıkta öyle. Sarıldılar birbirlerine. Oracıkta bir başına oturup onları izleyen genç  bir çocuk vardı. Avucunda tuttuğu kardelene bakıp ağlıyordu. Yıllar önce güneşin yüzünü gösterdiği gün bulduğu kardeleni yitirdiği annesinin avucuna bırakışını hatırladı. Mutluluktan ağlayan bir kız ve erkeğe bakakaldı elindeki kardelenle. 

Gençler yavaşça uzaklaşırken çocuğun söylediği son cümleyi işitti:

“Seni çok seviyorum Kardelen...”

21 Ağustos 2012 Salı

Nehir kenarında bir mektup

Gözlerini kapattı yavaşça. Önce uçsuz bucaksız bir boşlukla karşılaştı. Sabırla bekledi o boşlukta, kalbi ve beyninin inşaa edeceği mekanı. Tek yapması gereken rahatsız edici düşüncelerden kurtulup, çalan müzik eşliğinde o boşluğa odaklanmaktı. Müziğin ritmine kapıldıkça boşlukta anlamsız şekiller kıpırdanmaya başladı. Önce rüzgarı hissetti. Rüzgar, bir su kaynağından esiyormuşçasına ılıktı. Denizden esmesini diledi, fakat dalga sesi yoktu. Akan suyun sesi çalındı kulaklarına. Bir nehirdi beyninin yarattığı. Nehrin ve rüzgarın sesi dinlediği müzikle bütünleşti. Anlamsız şekiller akıl almaz bir hızla anlamlı bir resmin detayları olmaya başladı.

Usulca akan nehri, karşı kıyıda kendisi gibi bir ağacın gölgesi altında oturmuş insanları, nehir kenarını aydınlatan ve ışığı nehrin suyunda yansıyan gece lambalarını, arkasındaki ağaçların arasından nehir kenarına doğru süzülen koşu yolunu, köpeğiyle o koşu yolunda hafif tempoyla yürüyen kadını ve nicesini gördü.

Her yeni detay şekillendikçe müzik coşkusunu arttırdı. Solundaki banka bakınca bütün bu yaratılanların sadece birer figüran olduklarını anladı. Bankta elinde bir zarfı özenle açan genç bir hanımefendi oturuyordu. Dikkatle inceledi zarfı açışını, içindeki mektubu çıkarışını ve mektubun yanında olan, şaşırmasına sebep olan bir şeyi uzun uzun seyredişini. Hanımefendinin gözlerinden mutluluğunu okuyabiliyordu. Merak etti mektupta neler yazdığını. Böyle içten gülümsemesine sebep olan cümleleri ondan dinlemeyi istedi birden.

Hanımefendi mektubu defalarca okuduktan sonra onun gülümsemesine ve şaşırmasına sebep olan o şeye dakikalarca baktı tekrar. Sonra ufak not defterine bir şeyler karalamaya başladı. Kim bilir, belki cevap yazıyordu aldığı mektuba belki de günlüğüyle paylaşıyordu duygularını.

Gözlerini açtığında elindeki mektubu bir kez daha okudu. Nerede yazıldığını bilerek, nasıl duygular barındırdığını hissederek...

17 Ağustos 2012 Cuma

Benim bitmeyen hikayelerim

Ne zaman, nasıl bir ruh haliyle yazdığımı hatırlamadığım bir cümlenin karalandığı, yırtılmaya yüz tutmuş bir kağıt parçası duruyor önümde. Üzerinde: "Bir hikayeyi, hikayenin baş kahramanını değiştirerek tekrar tekrar yazmak hikayenin gidişatını, sonunu değiştirmez, sadece karakter değişir." yazıyor.

Benim bitmeyen hikayelerim birikti yığınla. Yazmaktan ısrarla korktuğum hikayelerim... Benim öldüremediğim bir tarafım var, hayal dünyasında yaşayan. Tek bildiği sevdiği müzikler eşliğinde gözlerini kapatıp kendi yarattığı dünyasında yaşamak olan bir hayalperest tarafım... Her seferinde engel oldum ona, o yazdıkça aynı hikayeleri, ben yırttım onun yazdığı hikayeleri. O kapattıkça gözlerini hayal dünyasına dalmak için, ben açtım gözlerini. Ve o ısrarla her biten hikayeden sonra, aynı hikayeyi yeni bir kahramanla yazmaya çalıştı. Anlatamadım, aynı sona gittiğimizi, aynı acıları yaşayacağımızı, aynı çıkmaz sokaklarda yol alacağımızı...

Benim bitmeyen hikayelerimi bitirme zamanım geldi çattı. O yırtık sayfaları ateşe atma vaktidir artık. Ve benim bitecek bambaşka bir hikayeye başkahraman olmayı beklememin zamanı geldi. Ben yazan oldukça o hikayeleri, o hikayeler benim bitmeyen hikayelerim olarak kalacak sonsuza dek. Yırtıyorum şimdi yazdığım son hikayeyi. Hadi yazmaya başla sen benim konuk olacağım hikayeyi. Belki de yazıyorsundur kim bilir, ne ben farkındayımdır ne de sen. Ama izin verme hikayenin başkahramanı olanın gelip hikayenin yazarı olmasına. Hem senin hikayeni bitirir, hem de kendi yeni bitmeyen hikayesini yazar.

Hayaller güzeldir, hayatınızı sürekli, hayallerle yaşamadıkça. Hayaller umuttur, gerçeği unutmadıkça ve hayaller mutluluktur, imkansıza kapılmadıkça...

9 Temmuz 2012 Pazartesi

Benim adım duygu...

Benim adım duygu, hiçbir şeyim ve her şeyim. Ne öncem var ne de sonram. Her gün milyonlarca kez ölüp tekrar doğarım. Her an ben varım, en gizli düşüncelerde, unutulmak istenilen anılarda, hayali kurulan güzel gelecekte, dünde, şimdide, gelecekte...

İnkar edilen, bastırılan, unutulanım ben. Yalnız kaldığınızda, kurduğunuz savunma mekanizmaları bir bir çöktüğünde ortaya çıkarım. Sevenim de çok, sövenim de. Bir garip paradoksum ben. Söylenen en büyük yalanım, var olan en büyük gerçeğim. İnsanı insan yapan en yüce kavramım kimilerine göre. Palavra. Benim güzel taraflarımı onları insan yaptığım insanlar, kibir, nefret, canilik, sinir, adaletsizlik, hırs, yalan ile öldürdüler en sevdiğim olan aşkı, sadakati, bağlılığı, umudu, güzelliği... 

Var olmayı ben seçmedim. Hayata gözlerini açan milyarlarca insanın tercihleriyle şekillendim ben. Çoğu zaman ağladım, sonsuz bir varlığın en büyük ceza olduğunu haykırdım. Kalbe hükmettim, en derinine en güzel çocuğumu yerleştirdim. Benim diğer çocuklarım da erişti kalbin o en derin noktasına. Herkesin yaşaması gereken güzellikler gözümün önünde yok oldu çoğu zaman. 

Benim yıpratılan güzel taraflarım masallara, hikayelere konu edildi. Erişilmezmiş gibi gösterildi. Umut zor oldu, aşk zor oldu, güven zor oldu. Yıldızlara sürgün edildim kimi zaman. Aya hapsedildim sabırla dolandım durdum dünyanın etrafında. Güneşe hapsedildim, gezegenler dolanıp durdu etrafımda. 

Benim adım duygu, acı çekiyorum hiçbirinizin çekmediği kadar. Hiçbir şeyim ve her şeyim. Dününüzde, bugününüzde ve yarınınızda istemeseniz de varım. 

Hapsetmeyin güzel taraflarımı o hapishanelerinizde...

23 Haziran 2012 Cumartesi

Anılar: Sessizliğin Sesi

Sessizliğin sesini kulaklar işitemez, o ses yürek tarafından hissedilir, ruh ve yürek her iki kulağın yerini alır o sesi işitmek için. Çünkü o ses, yüreğin derinliklerinde haykıran sestir, dilin anlatamadıklarını anlatandır. Ruh ve yürek dikkatle dinlediklerinde sessizliğin sesini, nice hayale, acıya, kedere, umuda, aşka, sevgiye tanıklık ederler. Sessizliğin sesinin nice farklı tanımı vardır. Ne zaman ki insanın düşüncelerinde keşkeler dolaşır durur, sessizliğin sesi bütün seslere baskın gelir, hepsini boğar ve haykırır.

Bir yere sindi mi sessizliğin sesi, kolay kolay terketmez orayı. Eğer ses derin yaraların, acıların izlerinden ortaya çıkıyorsa, o vakit ses ilelebet vardır. O zaman sessizlik, hayatın türlü sesleri arasında kış aylarında buzun altından akan nehir gibi kendine yatak bulur ve uğuldar. Ancak, sadece ruhun ve yüreğin duyabildiği bir uğultudur bu.

Sessizliğin sesi, karanlığın derinliklerinde bir kıvılcım ışık, bir damla umut ve bir avuç aşk yaratır bazen. Günü gelince gazap topraklarının karnını yarsın, yüzleşilen bütün talihsiz, acı verici olaylara rağmen umutla boy versin diye yanık ve karanlık toprağa küçücük bir tohum saçar.

Kısaca:

Sessizlik, yorgunluktur, kederdir, hasrettir, sızıdır, derin bir düşüncedir, umuttur, aşktır, hayaldir veya bütün bunlardır, veya bunlardan bazılarıdır. Aslında uzun uzadıya anlatmaya gerek yok sessizliğin sesini. Şarkıda da dediği gibi:

Sessizlik sensin geceleri...

P.S: dinleyiniz: Ezginin Günlüğü - Zerdaliler

19 Haziran 2012 Salı

Gökyüzünde bilge bir balık

Uçsuz bucaksız sularda yaşayan, macerayı seven, bilge, güzel mi güzel, yılların birikimiyle donatılmış, dillere destan bir balık varmış. Bu balıkla ilgili bütün nehirlerde, göllerde, denizlerde, okyanuslarda kısaca yeryüzüne hayat veren bütün sularda hikayeler anlatılırmış.  Gel zaman git zaman hikayeler efsaneleşmiş. Her gittiği yerde prensesler gibi karşılanırmış bu balık. Herkes onun hikayelerini dinlemek için sıraya girermiş. Bilgisini, gördüklerini sulardan sulara taşımış. Lakin her bilgenin, güzelin olduğu gibi onun da dışarıdan bakınca görünmeyen bir yarası varmış. Rivayetlere göre ne zaman deniz yıldızlarına rastlasa, geceleri onlarla birlikte suların ötesini sessiz sedasız izlermiş. Merak edip de soranlar asla yanıt alamazlarmış. Deniz yıldızları bile tam olarak neden geceleri susup sadece suların ötesindeki gökyüzünü seyrettiğini bilmezlermiş. Gece olup da deniz yıldızları sığ sulara yanaştıklarında onlara takılır, onlara gökyüzündeki yıldızların hikayelerini anlatırmış. Hikayeleri anlatırken bir yıldıza takılırmış gözleri. O yıldıza baktığında hikayeler yarım kalır, sessizliğin sesi hakim olurmuş sularda. O yıldıza bakarken gözleri kamaşır, en sonunda da suyun içerisinde olduğundan gözyaşları kimse fark etmeden dökülürmüş denize. 

Yıllar sonra sevdiğini kaybeden bir deniz yıldızı bilge balıkla karşılaşmış. Yine anlatmaya başlamış gökyüzündeki yıldızların hikayesini, o anlattıkça bilge balığın gözleri deniz yıldızına kaymış. Kimseler fark edemiyormuş yıldızın ağladığını. Bilge balık hemen fark etmiş tabii. Gözünün takıldığı yıldıza geldiğinde susmuş yine, eşlik etmiş deniz yıldızına ve beraber söylemişler yitip giden sevdalarına: 

Ben engin sularda yüzerim,
Sen engin gökyüzünde gezersin,
Oradasın en parlak yıldızımsın bilirim,
Gözyaşlarımda gizlice akan sensin.  

Böylece başlamış bilge balıkla deniz yıldızının kadim arkadaşlığı. Günler günleri, aylar ayları kovalamış ve iki yaralı dost bir karara varmışlar. Kimsenin yapamadığını yapıp sulardan yükselip gökyüzündeki sevdalarına uçmaya karar vermişler. Yıldızların en parlak, denizin en hırçın olduğu geceyi seçmişler. El ele atılmışlar gökyüzüne. 

Şimdilerde geceleri deniz yıldızlarıyla gökyüzündeki yıldızlara bakanlar görürler bilge balıkla deniz yıldızını. En parlak yıldızın yanında sevdaları ebediyete dek sürecek, hikayeleri destanlaşacak…

P.S: Bu yazı hayatımda tanıdığım en mikemmel balık arkadaşım, gerçi burçları hiç sevmem ben misal Aslan görünümlü Başağım zannımca, Beisa ile olan muhabbetimiz esnasında yazılmıştır. 

O değil de: Yazıda kullandığım görselde kedi yerine deniz yıldızı olacaktı lan! Neyse hiç yoktan iyidir. =)

15 Haziran 2012 Cuma

Anılar: Özlem

Bir fotoğraf. Nerede, ne zaman, kimin tarafından çekildiğine dair en ufak bir fikrim yok. Ne zamandan beri bu fotoğrafa dalıp gittiğimi bilmiyorum, sadece uzun uzun aynı noktaya bakıyorum.

Eskiden resim yapmaya meraklıydım. Resimlerle uğraştığım o zamanlarda "özlemin resmi" diye bir kavrama rastlamıştım. Uzunca süre aklımı kemirmişti bu düşünce, acaba özlemin resmini çizecek olsam nasıl bir resim çizerdim diye uzun uzun düşünmüştüm.
YaralıKırlangıç adlı yazımı okuduysanız orada kanadını kırdığım bir kırlangıcın öyküsünü anlatmıştım. O zaman uzun düşüncelerin sonunda özlemin resmini çizmiştim. Resimde bizim kanadı kırık yaralı kırlangıcın gökyüzünde özgürce kanat çırpan kırlangıçlara bakışını çizmiştim.

Şimdilerde yine özlemin resmini çizsem nasıl çizerdim diye düşünüyorum. Bu düşünceyle beraber özlemin esasen ne olduğu üstüne de düşünüyorum. Özlem, durduk yerde O'nun söylediklerini söylerken bulmaktır kendini. Uzun süre dalıp, beraber geçirilen zamanları düşünmektir. Uyumadan, fotoğrafını açıp onun taklidini yaparak bir fotoğrafla konuşmaktır. Özlem bazen kısa bir anadır, bazen uzaktaki sevdiklerimizedir, bazen yakınımızda olup da onlara sevdiğimizi söyleyemediklerimizedir. Bazen hiç yaşanmamış zamana duyulur, çoğu zaman da yitip giden geçmişe.

Özlemi resmetmek kolay bir iş değildir. Uzun uzun düşündükten sonra şimdi çizsem özlemin resmini, bir fotoğraf karesine odaklanmış bakışları çizerim herhalde. Yaralı Kırlangıç'ın sonunda, kırlangıç avucumdan havalanıp özlemini çektiği özgür kırlangıçlara doğru uçmuştu ve ben hem sevinçliydim hem üzgündüm. O kırlangıcın avucuma tekrar konmayacağını bile bile avucumu açmış O'nun gelmesini bekliyordum. Şimdi ise, önümde bir fotoğraf karesi, dünyanın en güzel gülümsemesini izliyorum. Kısaca:

Özlüyorum işte...

14 Haziran 2012 Perşembe

Eksik bir şey mi var?

Çok mutlu uyanıyorsun. Uzun zamandır gördüğün kabuslardan eser yok artık. Ümitleniyorsun birden, karanlık gecelerden kurtulduğunu düşünüyorsun. Sonra yastığa sarılmış olduğunu fark ediyorsun, koca yatakta bir başınasın. Unuttuğunu sandığın duyguları yastık bir bir hatırlatıyor sana. Nedense acı vermiyor o anlara gitmek bu sefer.

İnsanlar konu duygularını bastırmaya gelince yeryüzündeki bir numaralı tiyatro oyuncusu olur ve bu rolü o kadar iyi oynar ki seyircisi olan içindeki kişilikler delice alkışlar onu. Kaç perdelik bir oyunun oynandığı kişiden kişiye değişir ve perde kapandığında o bastırılan duygular birer birer ortaya çıkar. Perde kapandığında 5 yıldız hak eden bir performansa imza atan oyuncu yorulmuştur çünkü. Bastırılan duygunun birden ortaya çıkması tiyatro oyuncusunun performansını gölgede bırakır. Burada önemli olan insanın kendini kandırmaktan kaçınıp, duyguları bastrımadan onlarla yüzleşmesidir. Yüzleşme acı verse de uzun vadede huzura açılan kapıdır.

Mutluluğunun biraz da olsa anılarla bölünmüş olması canını sıkıyor biraz. Birden en değerli eşyalarının olduğu çekmecene yöneliyorsun. Orada gönderilmemiş mektuplar, kartpostalların altında sana bugüne kadar gelen iki mektuba takılıyor gözlerin. Korkuyorsun okumaya başta. Sonra korkunu yenip okumaya başlıyorsun. Bir ayna olsa karşında yüzüne yerleşen gülümsemeye hayret edersin muhtemelen. Mektubu okudukça buruk bir mutluluk büyümeye başlıyor içinde. Korkularının boşuna olduğunu anlıyorsun. Önceden bastırdığın duygularla daha sonra yüzleşmiş olmanın ne kadar doğru bir karar olduğunu anlıyorsun. O güzel hatıraları silmeye çalışmakla ne derece büyük bir hata yaptığını fark ediyorsun. Sonra hayatında belki ilk kez kendini düşünerek attığın adımı sorguluyorsun. O adımla hiçbir zaman tırmanmaya cesaret edemediğin o merdivende yol aldığını görüyorsun. Geride bıraktıkların zaman zaman senin canını acıtsa da merdivenin varacağı noktanın o acıları güzel birer anıya çevireceğini anlıyorsun ve mektubu yerine koyunca az önce sarılmış olduğun yastığa bakıyorsun. Gülüyorsun sadece.

İnsanların hayatta en sevdikleri ile en nefret ettikleri aynı kişidir: Kendileri. Atılan yanlış adımlar sonrası kendini suçlamanın getirdiği nefret duygusu insanı hayattan soğutan, “neden ben?” Sorusunu sordurtan en önemli etkendir. “Neden ben?” diye kendinizi yıpramadan sevdiğiniz taraflarınıza önem verin ve unutmayın ki insan kendine değer vermedikçe, kendini umursamadıkça, seviyorum dediği insanlara sadece zarar verir. Bencilliğinizi bu şekilde oluşturun ve kendinizi önemseyin.

Uzun zamandır hayal kurmadığını fark ediyorsun ve kitaplığında kitaplarının üstünde duran ufak ufak uğur böceklerine bakıyorsun ve güzel bir hayale dalıyorsun.

Eksik bir şey mi var? Eh işte şu yastığa sarılmasaydım iyiydi diyerek gülmeye devam ediyorsun.

10 Haziran 2012 Pazar

Oyuncaklarla gülümseyen hayaller

Çocukları farklı kılan geniş hayal dünyalarıdır ve o hayal dünyalarını şekillendiren genelde çocukların oynadıkları oyunlar ve oyuncaklarıdır. Her çocuğun en sevdiği oyun, en sevdiği oyuncak başkadır. Kimi ebe olup sobelemek ister arkadaşlarını, kimi de laleli bir ile başlayıp ip atlamak ister. Kimi en çok babasının ona tahtadan yaptığı oyuncaklarla kurar arkadaşlığı, kimi de oyuncak bebeğiyle başını koyar yastığa. Hadi gidin çocukluğunuza her biriniz, ve gülümseyin en sevdiğiniz oyunları oynarken, en sevdiğiniz oyuncağınızla yatarken.

Benim en sevdiğim oyuncağım ne hayranı olduğum arabalardı, ne de babamların bana aldığı trendi. Köyde çocuklarla dedemlerin evinin arkasında arkeolog olup yaptığımız kazılarda bulduğum ufak bir taş parçasıydı. Hiç unutmam karnımız acıktığında ninemizin kuzenlerimle bize hazırladığı salça ekmeklerimizi yedikten sonra birer ünlü arkeolog olarak yaptığımız kazıları. O kazılardan birinde rastlamıştım yontulmuş taş parçasına. Toprağın altında kaldığı yıllardan sonra aldığı renk yontulmuş taşı tam bir tarihi eser gibi göstermişti bize. Taş öyle ahım şahım bir şey değildi, sadece gülen bir surat şeklinde yontulmuştu. O gülen surat nedense çok hoşuma gitmiş, tarihi eserim bu diye sahiplenmiştim. 

Bir çocuğun kırgınlığı, hayal kırıklığı, üzüntüsü en saf haliyle olan üzüntüdür. Yapmacık değildir, hayata hep gülen gözlerle bakan bir çocuğu kırdığınızda o çocuk tekrar güldürebilmek için sadece gülen bir yüze ihtiyaç duyar. Güler yüzünüzle kalbini alabilirsiniz çocukların. O taşı bulduğumda kalbi kırık bir çocuktum ve güler bir yüz beklerken o taşı bulmuştum. O taş elimde keçilerimi otlatmaya götürürken tepesine çıktığım badem ağaçlarında Mezopotamya’nın en ünlü arkeologu olduğumu hayal ederdim ve gülen taşa bakardım. Hayallerimi onaylarcasına gülümserdi bana. 

Büyüyüp de oyuncaklarla oynama yaşım geçtiğinde, aslında insan her yaşta oyuncaklarla oynamak ister, içindeki çocuk hep kalbinin en derin yerinde bekler çünkü, o taşı tekrardan dedemlerin evinin arkasına gömdüm. İleride bir gün başka bir çocuk üzülmüşken ve gülümseyen bir yüze ihtiyacı varken onu bulur da güzel hayaller kurar diye… 

O taş yerinde duruyor mu bilinmez ama benim çocukluğum yüreğimin henüz kirlenmemiş derinliklerinde duruyor. Gözümü kapattığımda avucunda gülümseyen bir taşla badem ağacının tepesinde  gülümseyerek güzel hayallere dalıyor.

9 Haziran 2012 Cumartesi

İlham perisi her an her yerde...

Haziran ayına girmişken  ODTÜ'de halen bahar havası hakim. İçime kadar işleyen güneşli ve ılık bir hava var. Çarşı tarafı tıklım tıklım. Güzel havayı fırsat bilenler akın etmiş çarşıya. Çimler dün yağan yağmurun izlerini taşıdığından insanlar banklara hücum etmiş.

Ortada bir yerde boş bir bank var. Oraya doğru yürüyorum. İnsanların kahkaha sesleri, bir iki kedinin kendilerini sevdirme çabaları, dört-beş tane kumrunun yiyecek bir şeyler aramak için bir o yana, bir bu yana salınmaları...

Banka oturuyorum. Bulutlar toplanmaya başlıyor hafiften. Karşımdaki bankta yüzünü okuduğu gazetenin gizlediği bir kız tek başına oturuyor. Hemen yanımda kumrular göze hoş gelen bir şekilde dolanmaya devam ediyorlar.

Güneş bulutların arkasında kayboluyor. Hafiften bir rüzgar esmeye başlıyor. Esen rüzgardan dolayı yüzünü örten gazete bir anlığına yüzünü ortaya çıkartıyor kızın. Rüzgar kumruları da kaçırıyor. Tek bir kumru bir başına dolanıyor ortalıkta.

Hava tümüyle yağmur bulutlarıyla kaplı. İnsanlar yavaştan boşaltıyor bankları. Kumru hala bir başına geziniyor ortalıkta. Karşı bankta oturan kız gazetesini toplamakla meşgul. Arada bir karşısındaki bankta oturup, bir sayfaya bir şeyler karalamakla meşgul olan birisine bakıyor.

Yağmur çiselemeye başlıyor. Bir başına dolanan kumru kanat çırpıp uzaklaşıyor diğer kumruların yanına doğru. Karşı bankta oturan kız toplanmış, oturduğu bankı terketmeye hazırlanırken son kez göz atıyor karşı banka. Orada oturan kişi halen bir şeyler karalamakla meşgul kağıda. Etraftaki tüm banklar boş artık. Ortada bir yerde bir bankta bir başına oturan çocuğa bakıyor kız ve gülümsüyor. Çocuk gülümsemesine karşılık verdikten sonra kağıdına geri dönüyor.

Yağmur hızlanmaya başlıyor. Ortadaki bankta oturan çocuk kağıdını yağmurdan korumaya çalışıyor.

Bazen yazabilmek için ilham perisine ihtiyaç duyarız. Bu yazıdaki ilham perisi karşı bankta gazete okuyan kız mıydı, hayır galiba.  Kapşonumu takıyorum, ilham perimle beraber banklardan uzaklaşıyorum.

Yağmur bardaktan boşanırcasına yağıyor. Periler yağmurdan hoşlanmazmış bir de periler ölürken özür dilermiş. Benim ilham perim, karşı bankta gazete okuyan kızdan özür dileyip beni yalnız bırakıyor. Benim perim ölmedi tabii ki, aksine hayatıma gözlerini yeni açtı. Benim perimin şöyle bir özelliği var, ona bakınca mutlu hülyalara kaptırmışken buluyorsunuz kendinizi.

Unutmadan perilerin bile esmer olanı CANdır.