8 Ocak 2012 Pazar

Anılar: Tik tak, tik tak, tik tak...

Çalışan havalandırıcının sesi bana bizim evdeki duvar saatini hatırlattı. Herkes yattıktan sonra uykuya dalmaya çalışırdım. Duvar saatiyle bütünleşirdim ister istemez. Tik tak, tik tak, tik tak... Ellerimle kulaklarımı tıkamaya çalışırdım, yatakta bir o yana bir bu yana dönerdim bir an önce uyuyabilmek için. Beynime onlarca değişik düşünce doluşurdu. Korkmaya başlardım. Korkmama rağmen duvar saatine bakardım arada, sadece bir iki dakika geçmiş olduğunu görünce paniğe kapılırdım. Öyle zamanlarda, kendi yarattığım çocukluk ütopyamı ziyaret ederdim. Korkunun olmadığı, duvar saatlerinden tik tak sesinin gelmediği, her tarafın oyuncaklarla dolu olduğu, bedavaya çikolatalar dağıtan, suratsız bakkal amcaların olmadığı bakkalların bulunduğu, tüm çocukların beraber gülerek oyun oynadığı bür dünya idi benimki. (Ne dünya ama, çocukluk işte).


Kapı açıldı, içeriye biri yaşlı ikisi orta yaşlı üç teyze girdi. Karşımıza oturdular. Onların gelişiyle havalandırıcının sesi arka plana itildi birden. Yaşlı teyze ağlamaya başladı. Bana bakıyordu, bir yandan da ağlamaya devam ediyordu. Duygulandım birden. O bekleme salonunda ameliyat sonucunu beklemek değil de, yaşlı teyzenin gözlerimin içine bakarak ağlaması beni derinden etkilemişti. Nedense ona umut dolu gülümsemeye çalıştım bir an. "Zaman her derde devadır teyzecim." demeye çalıştım, kelimeler boğazımda takıldı kaldı. Yüzümü kaçırdım yaşlı teyzeden.


Bekleme salonunda bekleyen insanların sayısı artıyordu. Kafamda insan profilleri çiziyordum zaman hızla aksın diye. Her yöreden insan bulunuyordu o küçücük bekleme salonunda. Bir monitör vardı salonda ve açıldı birden. Hasta adı, ameliyatın başlayıp başlamadığını belirten bir liste gösteriyordu. O salondaki herkes sadece o monitöre odaklanmıştı. Ben de orayı takip etmeye başladım. Kafamda bizim duvar saatinin sesi çınlamaya başladı. Tik tak, tik tak, tik tak...


Çocukken yaptığım gibi bir o yana bir bu yana çevirmeye başladım kafamı. Her seferinde gözüm o monitöre takılıyordu. Arada bir telefonuma bakıyordum, sadece bir iki dakika geçtiğini görünce paniğe kapılmıştım. Gözümü kapatıp, o bekleme salonundaki herkesin gülümseyerek muhabbet ettiği bir yer hayal etmeye çalıştım. Deniz kenarında bir restorandaydık. Bizi rahatlatan ama sıkmayan hafif bir rüzgar esiyordu. Arka planda çalışan havalandırıcının sesi yerini yürekleri ferahlatan bir müziğe bırakmıştı. Hayal etmek işe yaramıştı birden. Tek tek insanlara bakıyordum, gülümsüyordu herkes. Birden bir masada tek başına oturan teyzeye takıldı gözüm. Bana bakıyordu, ağlıyordu. Kaçıramıyordum gözlerimi. Sonra birden o yer kayboldu, herkes monitöre bakıyor, arkada havalandırıcının sesi kulakları tırmalıyordu.


Yaşlı teyzeye baktım birden, bana bakmıyordu. Monitöre bakıyordu. Kalktım, ağır adımlarla ona doğru yaklaştım. Geldiğimi görünce bana doğru baktı. Gözleri yaşlıydı halen. Gülümsedim birden. “Zaman her derda devadır teyzecim.” dedim. Bana bakmaya devam etti. Halen ağlıyordu ancak bu sefer gözlerinde bir ışıltı vardı. İlk kez konuştu yaşlı teyze:
“Zaman evladım, her derde deva olduğu gibi tüm yaşanmışlıkların, gençliğin celladıdır da. Fakat, bugün bizim için deva olacaktır zaman. “


Yerime oturdum. Teyzenin söylediklerini düşünmeye başladım. Artık o ses çınlamıyordu kafamda. Tik tak, tik tak, tik tak diye. Sadece şu cümleyi tekrar edip durdum: Zaman hem devadır hem cellattır.

1 Ocak 2012 Pazar

Anılar: Melek

Bizim dünyalar tatlısı bir ninemiz vardı. Kar yağdığında, bize: "Her bir kar tanesini gökyüzünden yeryüzüne bir melek taşır." derdi. Geçerdik, yağan karı izlerdik. Kısardık gözlerimizi. Olabildiğince uzakta olan bir kar tanesine odaklanmaya çalışırdık. Sonra takip ederdik onu. Düşünürdüm ben, hani melekler taşıyordu kar tanelerini, diye. Gidip sorardık melekleri tatlı ninemize. Aldığımız cevap: "Melekleri göremezsiniz ama dikkatle baktığınızda hissedersiniz onları." olurdu. Peki nasıl taşıyorlar kar tanelerini gökyüzünden yeryüzüne diye sorduğumuzda, "Onların kendileri gibi görünmez kanatları vardır." derdi. 

Bu sefer daha dikkatli izlemeye başlardık yağan karı. Takip ederdik seçtiğimiz kar tanesini. O kar tanesini taşıyan meleği hayal ederdik, hissederdik. Ben dönüp sorardım, "Bu meleklerin hepsi mi kız yoksa sadece benim kar tanemi taşıyan mı öyle?" diye.

Bugün Ankara'da kar yağıyor. Seçebildiğim en uzak kar tanesini seçiyorum. Yavaş yavaş süzülüyor gökyüzünden onu taşıyan melekle. Hayal ediyorum, hissediyorum onu taşıyan meleği. Görünmez kanatlarıyla bana gülümsüyor. Tanıyorum o gülümsemeyi. Yıllar önce sorduğum soru aklıma geliyor, cevap veriyorum o çocuğa:

Bizim hayal ettiğimiz melek en sevdiğimizdir. Kapatsan gözlerini onu görürsün, o güzel gülümsemeyi. Gizlenmiş kanatlarını ararsın. Göremezsen de, hissetmen yeterlidir onu. Görsen, uzunca seyretsen, kaybolsan gözlerinde... Bizim meleğimiz kalbimizde taht kuranlar oldu her zaman. Şimdi daha dikkatli bak seçtiğin kar tanesine, kimi görüyorsun?