27 Nisan 2012 Cuma

Anılar: Sırılsıklam

Kızılay’a geçtikçe gidip sıcacık çay ve tanıdık ezgiler eşliğinde Karanfil’den geçen insanları gözlemlediğim güzel bir mekan vardır. Son gidişimde, ilk çayımı yudumlarken en sevdiğim parçalardan biri çalmaya başladı. Dışarıda yağmur çiseliyordu. İnsanlar hazırlıklı gelmişlerdi. Şemsiyelerini açtılar hemen. Bir çift gözüme takıldı. Mutlu mutlu, elele yürüyorlardı Karanfil’de. Üçüncü geçişleriydi aynı yerden. Çocuk biraz utangaçtı. Kızı öpemiyordu bir türlü. Yağmur hızlanmaya başladığında şemsiyesini açtı çocuk, sevdiğiyle beraber şemsiyenin altında yürümeye devam ettiler. Sevindim çocuk adına. Artık öperdi rahatça sevdiğini. Yağmur dindiğinde halen yürüyorlardı. Sırılsıklam olmamışlardı belki ama, birbirlerine olan bakışlarından sırılsıklam aşık oldukları belliydi.

Bu akşam maçtan çıkınca yağmur çiselemeye başladı. Şemsiyem yoktu yanımda. Uzun zamandır bir başıma yürümemiştim yağan yağmurun altında. Yağmur şiddetini arttırdıkça seviniyordum. Geçtiğim yollar boştu. Biraz ileride ufak bir ateşin etrafında ısınmaya çalışan iki çocuk gördüm. Yanaştım yanlarına, ellerimi uzattım ateşe ısınmak için. Başta çekinerek baktılar bana. Sonra konuşmaya başlayınca çekinmediler. Büyük olan Ahmet, küçük olan Berfin’di. Aslen Diyarbakırlılarmış. Göç etmişler sıkıntılardan dolayı Ahmet’in dediğine göre. Topladıkları pet şişeleri, plastikleri satarak biraz olsun ailelerine yardımcı oluyorlarmış. Bir yandan da kısıtlı imkanlarla okumaya çalışıyorlarmış. Berfin öğretmen olmak istediğini söylüyordu. Yüzünde sürekli kocaman bir gülümsemeyle, kocaman masmavi gözleriyle bana bakıyordu konuşurken. Ahmet, büyük ablasını tedavi etmek için Doktor olmak istediğini belirtiyordu. Marketten aldığım vişne suyunu açtım, beraber içtik ateşin altında. Konuştuk uzun bir süre.

Şemsiye altında sarmaş dolaş bir çift geçti yanımızdan. Berfin gülmeye başladı. Ahmet: “Hayat bunlara güzel şerefsizim, hele bak, ay lav ne kadar güzeldir kız ha!” dedi. Berfin yine gülen gözleriyle bana baktı, sordu: “Ee abeee hele sen de az yakışıklı değilsin looo, neden ıslanıyorsun bu yağmurda, yok mudur sevdiğin birisi, taksan koluna gezsen?” Biraz da utandığı belliydi. Ahmet başta kızdı, sonra kahkahayı basıp ekledi: “Hele bak millet kızlarla romantik romantik yağmurda geziyor, bizim abee gitmiş top peşinde geziyor.” Hep beraber güldük. Sonra Ahmet bir türkü söylemeye başladı bizim oralardan, o tanıdık şarkıyı...

Ayrılma vaktimiz gelmişti, onlar evlerine doğru yürümeye başladılar, ben de boş caddelerde nice düşünceyle yola koyuldum. 

Şimdi aynanın karşısında duruyorum, sırılsıklam olmuşum yağmurun altında. Nice düşünce var beynimde. Sıkıldığım, hayat neden böyle dediğim şu dönemde rastladığım o iki çocuk tüm endişeleri aldı götürdü uzaklara. Halimizden şikayetçi olmadan, uzağa gitmeden herhangi bir sokakta iki adım atmalıymışız. Nice insan vardır, hayata hep umutla bakan. Hayatın onlara sunduğu şartlar ne olursa olsun ümit eden, hedef koyan, gülen gözlerle bakan...

Ve ben şimdi hayal ediyorum, Berfin’in öğretmen olup çocuklarıyla ders işlediği bir yarını, Ahmet’in doktor olup ablasını tedavi ettiği bir yarını, Mesut’un top peşinde koşmayıp, sevdiği insanla yağmurun altında romantik romantik gezdiği bir yarını...

23 Nisan 2012 Pazartesi

23 Nisan Kutlu Olsun!?

Bugün 23 Nisan, neşe doluyormuş insan. Hangi vicdanlı insan çocukların hayatının zehir edildiği bu ülkede böyle bir günde neşeyle dolabilir ki? 

Devletin o masum, savunmasız çocukların tepesine yağdırdığı bombaları hediye olarak düşünenler belki. Unuttuk mu Roboski'de (Uludere) katledilen küçücük bedenleri? Hani henüz ömrünün ilkbaharının ilk günlerinde olan ve daha oynayacağı oyunları oynayamadan, geleceğe dair hayaller kuramadan katledilen savunmasız, masum çocukları? Bugün 23 Nisan Roboski'yi hatırladıkça nefretle doluyor insan!

Pozantı'da her türlü kötü muameleye maruz bırakılan çoğu Kürt çocukları olan çocukların aslında devletin dediği gibi terörist olduğunu düşünenler mesela neşeyle dolabilir. Unuttunuz mu, o dört duvar arasında çocukların ellerinden çocukluklarının nasıl alındığını? İşkenceden tutun da cinsel istismara kadar yetişkin bir bireyin psikolojisinin yerle bir olacağı, hayatının karartılacağı travmalar yaşatılan o küçücük çocuklara reva görüleni kaçınız hatırladı? Bugün 23 Nisan, küçücük bir çocuğun çocukluğundan ne ister bir devlet, hayret ediyor insan!

Hemen hemen her ay canilerin tecavüz ettiği o çocuklara, Adalet Sisteminin adil hakimleri(!) "Kendi rızasıyla!" demesini onaylayanlar belki de neşeyle doluyordur. Hatırlamaya gerek yok N.Ç'yi. Ondan sonra kaç farklı çocuğun hayatını kararttı vahşiler, caniler? Bugün 23 Nisan, insanlıktan çıkanları koruyan bir Adalet Sistemi nasıl var olur anlamıyor insan.

Daha neler neler. Çocuk yaşta gelin edilen küçücük çocuklar, 13 kurşunla katledilen Uğur KAYMAZ, Uğur gibi katledilen nicesi, dışarıda henüz 7 yaşındayken bir ailenin ekmek parasını kazanmaya çalışan çocuklar, herkesin hor gördüğü sokak çocukları ve nicesi. Şimdi söyleyin bana, bugün 23 Nisan, neler hisseder tüm bunları düşünebilen insan? 

22 Nisan 2012 Pazar

Anılar: Görmemişin Kütüphane Anıları

Beş yıllık lisans hayatım boyunca şu okulun en büyük nimeti (bildiğin nimet, şu kırmızı koltukların kalitesi yeter) kütüphaneye, toplasam bir elin parmaklarını geçmeyecek kere gelmedim. O gelişlerimin çoğunda da malum insanlık hali, geçerken uğrayıp sıkışıklık ihtiyacımı gidermek için gelmiştim (Sıkışıklık ihtiyacı da neyse, tuvalet işte). Parantezde tuvaletten bahsetmişken, neden tuvalet yerine lavabo derim bilmiyorum. Tuvalet lavabodan daha seksi bir kelime halbuki. Neyse, konuyu dağıtmayalım bendeniz kütüphaneye yabancı bir gencim (En azından ruhum genç).

Yüksek lisansa başlayınca ve de evde sınava çalışamayınca (midterm için bildiğin yaşlıyım) düşündüm, taşındım, kitabı, defteri, kalemi falan topladım kütüphanenin yolunu tuttum. Tarif edilmez bir heyecan kapladı benliğimi. Gören de, cidden gidip çalışacak zannederdi beni. Fıstıklarımı sakin sakin yiyerekten kütüphaneye vardım. Kapıdan içeri adımımı attığım gibi, aman yareppim, havasından mıdır bilinmez beynimde kırka nasıl ulaşırım diye hesaplara giriştim. Doğal olarak bu çok kısa bir zamana denk geldi. Kırmızı saçlı, dünyayı ben yarattım edasıyla yürüyen kızın çantasına bakarken buldum kendimi. Bu sene çantalar bir değişik, evet.

Kütüphanenin sessiz kısmına doğru ilerledim, en tenha bölgeyi gözüme kestirdim ve bir başıma boş bir masaya yerleştim. Boş masaya oturmamın sebebi, kimse beni rahatsız etmesin de rahat rahat çalışabileyimdi (İçiniz fesat arkadaş sizin, öyle güzel bir kız gelir de masama oturur gibi bir beklentim yoktu). İlginçtir, çalışmaya başladım. Bir süre sonra, etrafımda insanlar birikti. Herkes harıl harıl çalışıyordu. Benim masam nedendir bilinmez, halen boştu. Mükemmel bir şekilde çalışırken, kendimi bu anlamsız yazıyı yazarken buldum. Şimdi acilen çalışıyormuş gibi yapmam lazım. Boş masama biri sarışın, biri esmer, diğeri kumral üç kız oturdu. Anlayacağınız gökten üç elma düştü kütüphaneye, üçü de benim masama.

Pazartesi günü de gökten bir şemsiye düşecek ya bu gidişle...

19 Nisan 2012 Perşembe

Bilinmeyene Mektuplar - SON


Sevgili bilinmeyen,

En huzurlu anlarımdan birinde sana son mektubumu yazıyorum. O mektupları yazmaya başlarken dörtten sonra SON'un geleceğini hiç düşünmemiştim aslında. Zaten hangi birimiz sonları düşünür ki? Tek yaptığımız mutlu sonlara gebe filmler seyredip mutlu sonlu SON bir hikayenin baş kahramanlarından biri olmayı dilemek. Ben de o dilekten çoktan geçtim...

Mavi hep en sevdiğim renk oldu. Hal böyleyken deniz ve gökyüzü mavisinin birleştiği bir manzarayı seyrederken insan o gerçek olması imkansız hayallere dalıp gülümserken buluyor kendini. Senin de en sevdiğin renk maviydi herhalde. İkimizin de en sevdiği rengin hakimiyetinde bir yerde sana öncekilerden farklı bu SON mektubu yazmaya çalışıyorum. Galiba süslü, aşk dolu cümleler yazmak daha kolaydı. Şu anda birbiriyle tutarsız cümleleri yazdığımı zannediyorum. 

Neyse işte bilinmeyen, sonlardan biraz bahsettim ya, aslında artık gerçekleşmesi imkansız olmayan bir hayali aradığım için bu sonla yüzleşiyorum galiba. Hayaller uzun, hayat kısadır nihayetinde. Kısacık hayatı, ucu bucağı olmayan imkansız hayallerle harcamak yerine gerçekleşmesi olası hayaller peşinde koşup sonu olmayan mutlu hikayeyi yazmak gerek aslında.

Uzun lafın kısası, şarkıda da belirtildiği gibi: "Ne sen Leyla'sın ne de ben Mecnun...". Bırakalım Kızıl Saçlı Kız hayalinden sonra Bilinmeyen hayali de sonlansın burada. Bir dahaki hayalde görüşmek üzere bilinmeyen...

Kendime Not: Gören de birazdan oturup şapşal şapşal sırıtıp imkansız yeni bir hayal kurmayacaksın zanneder. Ben senin içini bilirim, içini! O değil de yeni hayali karakterin ismi ne olacak acaba? Çok heyecanlı! 

12 Nisan 2012 Perşembe

Uzaklara, çok uzaklara...

Gidesim var, en uzağa, en bilinmeyene, herkesi geride bırakıp, meçhule. Mümkünse insanın yaşamadığı adı "İnsansız Köy" olan bir köye... İkiyüzlülerin, yalancıların, katillerin olmadığı bir köye... Hayat denen dramın tek kişilik dev kadroyla oynandığı bir tiyatro sahnesi olan bir köye... Tek kişilik dev bir orkestrası olan doğanın en güzel ezgilerinin çalındığı bir köye...

Acaba şu anda kaç kişi hayatın yorucu koşturmacasından bıkıp, insanlardan nefret edip, her şeyi arkasında bırakıp uzağa, en uzağa gitmek istiyordur? Binlerce, on binlerce, yüz binlerce belki de milyonlarca... Yukarıdaki İnsansız Köy'ün o kadar çok yolcusu var ki her an, dünyanın en kalabalık köyüdür belki de İnsansız Köy. Milyonlarca tek kişilik tiyatronun birleşip kocaman bir gösteriye dönüştüğü, tek kişilik huzur veren orkestranın zamanla her kafadan bir sesin çıktığı bir karmaşaya dönüştüğü bir köy...

Gitmek isteriz hepimiz, uzaklara, çok uzaklara, İnsansız Köy'e. Ama bilmeyiz ki, başrolünden feragat ettiğimiz hikayeden çıkıp yepyeni bir hikayeye başlayınca bir zaman sonra aynı hikayede yer alacağımızı. Bu kaçış sadece şuna benzer; aynı hikayenin kahramanını değiştirip değiştirip hikayeyi baştan yazmaya. Kahramanın yaşadıkları, olayların geçtiği yerler bir zaman sonra tanıdık ve kaçmaya çalıştığımız bir hikayeye dönüşür.

Farkında mısın Mesut peki, uzaklara, çok uzaklara, İnsansız Köy'e gitsen bile benden, diğer Mesutlardan, esas kaçmak istediklerinden kaçamayacaksın asla. Hayat, etrafındaki figüranları geride bıraktığında mutlu sonla biten bir tiyatro oyunu mu olacak? Korkuların, hayal kırıkların, kaçtığın gerçekler İnsansız Köy'e senden önce varacak. Ve gittiğinde oraya seni hep beraber karşılayacaklar. Bilmen gereken tek şey "Çok uzakta öyle bir yer var, o yerlerde mutluluk var." cümlesindeki yerin İnsansız Köy olmadığı. Orası aslında en yakınında. Kaldır kafanı, yüzleş o karanlığa hapsolmuş korkularınla ve gönder saplantılarını, kırgınlıklarını uzaklara, çok uzaklara, İnsansız Köy'e...

7 Nisan 2012 Cumartesi

Leyla ile Mecnun'un Hikayesi

Çocukluğumdan bana kalan en güzel anılarımın başında köyde yazın damda eşsiz gökyüzünü seyrederken dedemin, ninemin anlattıkları hikayeler gelir. Beni en çok etkileyen hikayelerin başında Leyla ile Mecnun'un hikayesi gelir. 

Dedem gökyüzüne bakıp en parlak yıldızı işaret ederdi bize. "O Leyla'dır, güzellerin güzelidir. Eşi benzeri yoktur onun sonsuz semada. Bakın, ay bile hayran hayran onu izliyor. Ama Leyla'nın gönlü ne aydadır, ne de ona kur yapan sayısız yıldızdadır." Eliyle daha sönük başka bir yıldızı işaret edip: "O da Mecnun'dur. Kederli, sönük aşık Mecnun. Yıllar yılı dolanır durur gökyüzünde Leyla'sına kavuşacağı günü bekler." Peki ne zaman kavuşacaklar diye sorduğumuzda onların kavuşmasına az zaman kaldığını söylemişti bize. Rivayete göre uzun bir zaman periyodu sonunda Leyla ile Mecnun'un yıldızları birleşip gözleri kamaştıran bir görsel şölen sunarlarmış. Onların kavuşmasına tanıklık eden kişilerin içten dilekleri gerçekleşirmiş.

Hikayeyi dinlediğim geceden sonra geceleri herkes uyuduktan sonra açardım gözlerimi. Gökyüzünde sayısız yıldızın arasında Leyla ile Mecnun'a bakardım. Kavuşacakları anı kaçırmak istemiyordum. Yıldızların çok yakın oldukları bir gece uyuya kaldım. Seyredemedim gökyüzünü o gece. Sabah uyandığımda dedem yanıma gelip gece o nadir ana tanıklık edip etmediğimi sordu. Çok üzülmüştüm. Bir daha ne zaman kavuşacaklarını sormuştum dedeme. Bana gülümseyip: "Leyla ile Mecnun neden efsanevi bir aşk hikayesidir bilir misin? Herkes merakla gökyüzünü seyreder durur onlar birbirlerine yakınken. Onların kavuşacağı anı görüp dileklerinin gerçekleşmesini arzular. Ama, kimse bilmez aslında birbirlerine asla ulaşamayacakları mesafelerde olduklarını. Onların ki arzu sahiplerine mutlu sonun belirli periyotlarda tekrar edildiği bir hikaye gibi görünen fakat imkansız bir sevda hikayesidir. Yine de sabırla, yüzyıllardır birbirlerine kavuşacakmış gibi semada dolanır dururlar. Gerçek aşk da sonu bile bile iki aşığın birbirinden vazgeçmemesidir." demişti. 

Çok etkilenmiştim o sözlerden. O gece gökyüzüne baktım yine. Leyla ile Mecnun birbirinden uzaklaşmaya başlamıştı. Muhtemelen çoğu insanın umrunda değildi. Çünkü, arzuladıkları dileklerini dileyebilmeleri için çok uzun bir zaman geçmesi gerektiğini biliyorlardı. Leyla ile Mecnun artık çoğu kişinin bahsetmeyeceği bir hikaye olacaktı. Ama ben hüzünle seyrettim onların yolculuklarını her gece. Nereden bilebilirdim ki, bana anlatılan imkansız aşk hikayesindeki gibi yıllar sonra gökyüzünün en parlak yıldızına aşık olacağımı? Dedemin sözleri halen yüreğimde yankılanır.