23 Haziran 2012 Cumartesi

Anılar: Sessizliğin Sesi

Sessizliğin sesini kulaklar işitemez, o ses yürek tarafından hissedilir, ruh ve yürek her iki kulağın yerini alır o sesi işitmek için. Çünkü o ses, yüreğin derinliklerinde haykıran sestir, dilin anlatamadıklarını anlatandır. Ruh ve yürek dikkatle dinlediklerinde sessizliğin sesini, nice hayale, acıya, kedere, umuda, aşka, sevgiye tanıklık ederler. Sessizliğin sesinin nice farklı tanımı vardır. Ne zaman ki insanın düşüncelerinde keşkeler dolaşır durur, sessizliğin sesi bütün seslere baskın gelir, hepsini boğar ve haykırır.

Bir yere sindi mi sessizliğin sesi, kolay kolay terketmez orayı. Eğer ses derin yaraların, acıların izlerinden ortaya çıkıyorsa, o vakit ses ilelebet vardır. O zaman sessizlik, hayatın türlü sesleri arasında kış aylarında buzun altından akan nehir gibi kendine yatak bulur ve uğuldar. Ancak, sadece ruhun ve yüreğin duyabildiği bir uğultudur bu.

Sessizliğin sesi, karanlığın derinliklerinde bir kıvılcım ışık, bir damla umut ve bir avuç aşk yaratır bazen. Günü gelince gazap topraklarının karnını yarsın, yüzleşilen bütün talihsiz, acı verici olaylara rağmen umutla boy versin diye yanık ve karanlık toprağa küçücük bir tohum saçar.

Kısaca:

Sessizlik, yorgunluktur, kederdir, hasrettir, sızıdır, derin bir düşüncedir, umuttur, aşktır, hayaldir veya bütün bunlardır, veya bunlardan bazılarıdır. Aslında uzun uzadıya anlatmaya gerek yok sessizliğin sesini. Şarkıda da dediği gibi:

Sessizlik sensin geceleri...

P.S: dinleyiniz: Ezginin Günlüğü - Zerdaliler

19 Haziran 2012 Salı

Gökyüzünde bilge bir balık

Uçsuz bucaksız sularda yaşayan, macerayı seven, bilge, güzel mi güzel, yılların birikimiyle donatılmış, dillere destan bir balık varmış. Bu balıkla ilgili bütün nehirlerde, göllerde, denizlerde, okyanuslarda kısaca yeryüzüne hayat veren bütün sularda hikayeler anlatılırmış.  Gel zaman git zaman hikayeler efsaneleşmiş. Her gittiği yerde prensesler gibi karşılanırmış bu balık. Herkes onun hikayelerini dinlemek için sıraya girermiş. Bilgisini, gördüklerini sulardan sulara taşımış. Lakin her bilgenin, güzelin olduğu gibi onun da dışarıdan bakınca görünmeyen bir yarası varmış. Rivayetlere göre ne zaman deniz yıldızlarına rastlasa, geceleri onlarla birlikte suların ötesini sessiz sedasız izlermiş. Merak edip de soranlar asla yanıt alamazlarmış. Deniz yıldızları bile tam olarak neden geceleri susup sadece suların ötesindeki gökyüzünü seyrettiğini bilmezlermiş. Gece olup da deniz yıldızları sığ sulara yanaştıklarında onlara takılır, onlara gökyüzündeki yıldızların hikayelerini anlatırmış. Hikayeleri anlatırken bir yıldıza takılırmış gözleri. O yıldıza baktığında hikayeler yarım kalır, sessizliğin sesi hakim olurmuş sularda. O yıldıza bakarken gözleri kamaşır, en sonunda da suyun içerisinde olduğundan gözyaşları kimse fark etmeden dökülürmüş denize. 

Yıllar sonra sevdiğini kaybeden bir deniz yıldızı bilge balıkla karşılaşmış. Yine anlatmaya başlamış gökyüzündeki yıldızların hikayesini, o anlattıkça bilge balığın gözleri deniz yıldızına kaymış. Kimseler fark edemiyormuş yıldızın ağladığını. Bilge balık hemen fark etmiş tabii. Gözünün takıldığı yıldıza geldiğinde susmuş yine, eşlik etmiş deniz yıldızına ve beraber söylemişler yitip giden sevdalarına: 

Ben engin sularda yüzerim,
Sen engin gökyüzünde gezersin,
Oradasın en parlak yıldızımsın bilirim,
Gözyaşlarımda gizlice akan sensin.  

Böylece başlamış bilge balıkla deniz yıldızının kadim arkadaşlığı. Günler günleri, aylar ayları kovalamış ve iki yaralı dost bir karara varmışlar. Kimsenin yapamadığını yapıp sulardan yükselip gökyüzündeki sevdalarına uçmaya karar vermişler. Yıldızların en parlak, denizin en hırçın olduğu geceyi seçmişler. El ele atılmışlar gökyüzüne. 

Şimdilerde geceleri deniz yıldızlarıyla gökyüzündeki yıldızlara bakanlar görürler bilge balıkla deniz yıldızını. En parlak yıldızın yanında sevdaları ebediyete dek sürecek, hikayeleri destanlaşacak…

P.S: Bu yazı hayatımda tanıdığım en mikemmel balık arkadaşım, gerçi burçları hiç sevmem ben misal Aslan görünümlü Başağım zannımca, Beisa ile olan muhabbetimiz esnasında yazılmıştır. 

O değil de: Yazıda kullandığım görselde kedi yerine deniz yıldızı olacaktı lan! Neyse hiç yoktan iyidir. =)

15 Haziran 2012 Cuma

Anılar: Özlem

Bir fotoğraf. Nerede, ne zaman, kimin tarafından çekildiğine dair en ufak bir fikrim yok. Ne zamandan beri bu fotoğrafa dalıp gittiğimi bilmiyorum, sadece uzun uzun aynı noktaya bakıyorum.

Eskiden resim yapmaya meraklıydım. Resimlerle uğraştığım o zamanlarda "özlemin resmi" diye bir kavrama rastlamıştım. Uzunca süre aklımı kemirmişti bu düşünce, acaba özlemin resmini çizecek olsam nasıl bir resim çizerdim diye uzun uzun düşünmüştüm.
YaralıKırlangıç adlı yazımı okuduysanız orada kanadını kırdığım bir kırlangıcın öyküsünü anlatmıştım. O zaman uzun düşüncelerin sonunda özlemin resmini çizmiştim. Resimde bizim kanadı kırık yaralı kırlangıcın gökyüzünde özgürce kanat çırpan kırlangıçlara bakışını çizmiştim.

Şimdilerde yine özlemin resmini çizsem nasıl çizerdim diye düşünüyorum. Bu düşünceyle beraber özlemin esasen ne olduğu üstüne de düşünüyorum. Özlem, durduk yerde O'nun söylediklerini söylerken bulmaktır kendini. Uzun süre dalıp, beraber geçirilen zamanları düşünmektir. Uyumadan, fotoğrafını açıp onun taklidini yaparak bir fotoğrafla konuşmaktır. Özlem bazen kısa bir anadır, bazen uzaktaki sevdiklerimizedir, bazen yakınımızda olup da onlara sevdiğimizi söyleyemediklerimizedir. Bazen hiç yaşanmamış zamana duyulur, çoğu zaman da yitip giden geçmişe.

Özlemi resmetmek kolay bir iş değildir. Uzun uzun düşündükten sonra şimdi çizsem özlemin resmini, bir fotoğraf karesine odaklanmış bakışları çizerim herhalde. Yaralı Kırlangıç'ın sonunda, kırlangıç avucumdan havalanıp özlemini çektiği özgür kırlangıçlara doğru uçmuştu ve ben hem sevinçliydim hem üzgündüm. O kırlangıcın avucuma tekrar konmayacağını bile bile avucumu açmış O'nun gelmesini bekliyordum. Şimdi ise, önümde bir fotoğraf karesi, dünyanın en güzel gülümsemesini izliyorum. Kısaca:

Özlüyorum işte...

14 Haziran 2012 Perşembe

Eksik bir şey mi var?

Çok mutlu uyanıyorsun. Uzun zamandır gördüğün kabuslardan eser yok artık. Ümitleniyorsun birden, karanlık gecelerden kurtulduğunu düşünüyorsun. Sonra yastığa sarılmış olduğunu fark ediyorsun, koca yatakta bir başınasın. Unuttuğunu sandığın duyguları yastık bir bir hatırlatıyor sana. Nedense acı vermiyor o anlara gitmek bu sefer.

İnsanlar konu duygularını bastırmaya gelince yeryüzündeki bir numaralı tiyatro oyuncusu olur ve bu rolü o kadar iyi oynar ki seyircisi olan içindeki kişilikler delice alkışlar onu. Kaç perdelik bir oyunun oynandığı kişiden kişiye değişir ve perde kapandığında o bastırılan duygular birer birer ortaya çıkar. Perde kapandığında 5 yıldız hak eden bir performansa imza atan oyuncu yorulmuştur çünkü. Bastırılan duygunun birden ortaya çıkması tiyatro oyuncusunun performansını gölgede bırakır. Burada önemli olan insanın kendini kandırmaktan kaçınıp, duyguları bastrımadan onlarla yüzleşmesidir. Yüzleşme acı verse de uzun vadede huzura açılan kapıdır.

Mutluluğunun biraz da olsa anılarla bölünmüş olması canını sıkıyor biraz. Birden en değerli eşyalarının olduğu çekmecene yöneliyorsun. Orada gönderilmemiş mektuplar, kartpostalların altında sana bugüne kadar gelen iki mektuba takılıyor gözlerin. Korkuyorsun okumaya başta. Sonra korkunu yenip okumaya başlıyorsun. Bir ayna olsa karşında yüzüne yerleşen gülümsemeye hayret edersin muhtemelen. Mektubu okudukça buruk bir mutluluk büyümeye başlıyor içinde. Korkularının boşuna olduğunu anlıyorsun. Önceden bastırdığın duygularla daha sonra yüzleşmiş olmanın ne kadar doğru bir karar olduğunu anlıyorsun. O güzel hatıraları silmeye çalışmakla ne derece büyük bir hata yaptığını fark ediyorsun. Sonra hayatında belki ilk kez kendini düşünerek attığın adımı sorguluyorsun. O adımla hiçbir zaman tırmanmaya cesaret edemediğin o merdivende yol aldığını görüyorsun. Geride bıraktıkların zaman zaman senin canını acıtsa da merdivenin varacağı noktanın o acıları güzel birer anıya çevireceğini anlıyorsun ve mektubu yerine koyunca az önce sarılmış olduğun yastığa bakıyorsun. Gülüyorsun sadece.

İnsanların hayatta en sevdikleri ile en nefret ettikleri aynı kişidir: Kendileri. Atılan yanlış adımlar sonrası kendini suçlamanın getirdiği nefret duygusu insanı hayattan soğutan, “neden ben?” Sorusunu sordurtan en önemli etkendir. “Neden ben?” diye kendinizi yıpramadan sevdiğiniz taraflarınıza önem verin ve unutmayın ki insan kendine değer vermedikçe, kendini umursamadıkça, seviyorum dediği insanlara sadece zarar verir. Bencilliğinizi bu şekilde oluşturun ve kendinizi önemseyin.

Uzun zamandır hayal kurmadığını fark ediyorsun ve kitaplığında kitaplarının üstünde duran ufak ufak uğur böceklerine bakıyorsun ve güzel bir hayale dalıyorsun.

Eksik bir şey mi var? Eh işte şu yastığa sarılmasaydım iyiydi diyerek gülmeye devam ediyorsun.

10 Haziran 2012 Pazar

Oyuncaklarla gülümseyen hayaller

Çocukları farklı kılan geniş hayal dünyalarıdır ve o hayal dünyalarını şekillendiren genelde çocukların oynadıkları oyunlar ve oyuncaklarıdır. Her çocuğun en sevdiği oyun, en sevdiği oyuncak başkadır. Kimi ebe olup sobelemek ister arkadaşlarını, kimi de laleli bir ile başlayıp ip atlamak ister. Kimi en çok babasının ona tahtadan yaptığı oyuncaklarla kurar arkadaşlığı, kimi de oyuncak bebeğiyle başını koyar yastığa. Hadi gidin çocukluğunuza her biriniz, ve gülümseyin en sevdiğiniz oyunları oynarken, en sevdiğiniz oyuncağınızla yatarken.

Benim en sevdiğim oyuncağım ne hayranı olduğum arabalardı, ne de babamların bana aldığı trendi. Köyde çocuklarla dedemlerin evinin arkasında arkeolog olup yaptığımız kazılarda bulduğum ufak bir taş parçasıydı. Hiç unutmam karnımız acıktığında ninemizin kuzenlerimle bize hazırladığı salça ekmeklerimizi yedikten sonra birer ünlü arkeolog olarak yaptığımız kazıları. O kazılardan birinde rastlamıştım yontulmuş taş parçasına. Toprağın altında kaldığı yıllardan sonra aldığı renk yontulmuş taşı tam bir tarihi eser gibi göstermişti bize. Taş öyle ahım şahım bir şey değildi, sadece gülen bir surat şeklinde yontulmuştu. O gülen surat nedense çok hoşuma gitmiş, tarihi eserim bu diye sahiplenmiştim. 

Bir çocuğun kırgınlığı, hayal kırıklığı, üzüntüsü en saf haliyle olan üzüntüdür. Yapmacık değildir, hayata hep gülen gözlerle bakan bir çocuğu kırdığınızda o çocuk tekrar güldürebilmek için sadece gülen bir yüze ihtiyaç duyar. Güler yüzünüzle kalbini alabilirsiniz çocukların. O taşı bulduğumda kalbi kırık bir çocuktum ve güler bir yüz beklerken o taşı bulmuştum. O taş elimde keçilerimi otlatmaya götürürken tepesine çıktığım badem ağaçlarında Mezopotamya’nın en ünlü arkeologu olduğumu hayal ederdim ve gülen taşa bakardım. Hayallerimi onaylarcasına gülümserdi bana. 

Büyüyüp de oyuncaklarla oynama yaşım geçtiğinde, aslında insan her yaşta oyuncaklarla oynamak ister, içindeki çocuk hep kalbinin en derin yerinde bekler çünkü, o taşı tekrardan dedemlerin evinin arkasına gömdüm. İleride bir gün başka bir çocuk üzülmüşken ve gülümseyen bir yüze ihtiyacı varken onu bulur da güzel hayaller kurar diye… 

O taş yerinde duruyor mu bilinmez ama benim çocukluğum yüreğimin henüz kirlenmemiş derinliklerinde duruyor. Gözümü kapattığımda avucunda gülümseyen bir taşla badem ağacının tepesinde  gülümseyerek güzel hayallere dalıyor.

9 Haziran 2012 Cumartesi

İlham perisi her an her yerde...

Haziran ayına girmişken  ODTÜ'de halen bahar havası hakim. İçime kadar işleyen güneşli ve ılık bir hava var. Çarşı tarafı tıklım tıklım. Güzel havayı fırsat bilenler akın etmiş çarşıya. Çimler dün yağan yağmurun izlerini taşıdığından insanlar banklara hücum etmiş.

Ortada bir yerde boş bir bank var. Oraya doğru yürüyorum. İnsanların kahkaha sesleri, bir iki kedinin kendilerini sevdirme çabaları, dört-beş tane kumrunun yiyecek bir şeyler aramak için bir o yana, bir bu yana salınmaları...

Banka oturuyorum. Bulutlar toplanmaya başlıyor hafiften. Karşımdaki bankta yüzünü okuduğu gazetenin gizlediği bir kız tek başına oturuyor. Hemen yanımda kumrular göze hoş gelen bir şekilde dolanmaya devam ediyorlar.

Güneş bulutların arkasında kayboluyor. Hafiften bir rüzgar esmeye başlıyor. Esen rüzgardan dolayı yüzünü örten gazete bir anlığına yüzünü ortaya çıkartıyor kızın. Rüzgar kumruları da kaçırıyor. Tek bir kumru bir başına dolanıyor ortalıkta.

Hava tümüyle yağmur bulutlarıyla kaplı. İnsanlar yavaştan boşaltıyor bankları. Kumru hala bir başına geziniyor ortalıkta. Karşı bankta oturan kız gazetesini toplamakla meşgul. Arada bir karşısındaki bankta oturup, bir sayfaya bir şeyler karalamakla meşgul olan birisine bakıyor.

Yağmur çiselemeye başlıyor. Bir başına dolanan kumru kanat çırpıp uzaklaşıyor diğer kumruların yanına doğru. Karşı bankta oturan kız toplanmış, oturduğu bankı terketmeye hazırlanırken son kez göz atıyor karşı banka. Orada oturan kişi halen bir şeyler karalamakla meşgul kağıda. Etraftaki tüm banklar boş artık. Ortada bir yerde bir bankta bir başına oturan çocuğa bakıyor kız ve gülümsüyor. Çocuk gülümsemesine karşılık verdikten sonra kağıdına geri dönüyor.

Yağmur hızlanmaya başlıyor. Ortadaki bankta oturan çocuk kağıdını yağmurdan korumaya çalışıyor.

Bazen yazabilmek için ilham perisine ihtiyaç duyarız. Bu yazıdaki ilham perisi karşı bankta gazete okuyan kız mıydı, hayır galiba.  Kapşonumu takıyorum, ilham perimle beraber banklardan uzaklaşıyorum.

Yağmur bardaktan boşanırcasına yağıyor. Periler yağmurdan hoşlanmazmış bir de periler ölürken özür dilermiş. Benim ilham perim, karşı bankta gazete okuyan kızdan özür dileyip beni yalnız bırakıyor. Benim perim ölmedi tabii ki, aksine hayatıma gözlerini yeni açtı. Benim perimin şöyle bir özelliği var, ona bakınca mutlu hülyalara kaptırmışken buluyorsunuz kendinizi.

Unutmadan perilerin bile esmer olanı CANdır.

1 Haziran 2012 Cuma

Hayata ve bize dair

Yaşamın adilliği, bazı kavramları yeni yeni kavramaya başlayan küçücük bir çocuğun da, çaresiz bir şekilde sonu bekleyen yaşlı bir insanın da sorguladığı çıkmaz bir sokak...

O çıkmaz sokaktayım yine. O sokak hayattan kesitlerden oluşan fotoğraflarla kaplı bir sergi misali. Ne tarafa baksam farklı bir kareye rastlıyorum. Her fotoğrafı uzunca inceleyip sokağın sonuna doğru haykırıyorum: "Adil değilsin!" diye.

Evet, hayat adil değil, hatta adi. Fakat, hayatın esprisi o sokaktaki fotoğrafların arasında gizlenmiş keşfedilmeyi bekleyen ufak karelerde saklı. Görmezden gelinen, kolay kolay keşfedilmeyen o fotoğraflardan birinin önündeyim. Hemen yanında acı veren fotoğraftan pek de farkı yok aslında. Fakat, adil olmayan hayatın içerisinde güzelliklerin de olduğunun kanıtı. Daha küçük, sayıca daha az olan bu kareler, tanık olduğumuz onca kötülüklere, acılara rağmen fırtına sonrası dağılacak olan kara bulutların arkasında saklanan güneş misali... Bize umudu, güzellikleri, hayal etmeyi hatırlatır bu kareler.

Her seferinde o sokağın çıkmaz sokak olduğunu farkedip hayal kırıklığına uğradığımda o küçük karelerden birine rastlarım, tıpkı bugün rastladığım gibi. O karede dileğini kanatları altına alıp güneşe doğru uçanı görüyorum ve hemen altında yazılı olan şu alıntıyı okuyorum:

"Kader seni güldürmüyorsa espriyi anlayamadın demektir."  ve kader kelimesini hayat ile değiştiriyorum.