28 Ağustos 2012 Salı

Anılar: Kardelenler Açınca

Sabahın köründe kalkmış pencereden dışarıda yağan karı seyrediyordu. Kış ayları sert geçerdi . Kar kalınlığı çoğu yerde bir metrenin üzerinde olurdu.  Kar aralıksız yağmaya devam ederdi. Yağan kara bakıp derin düşüncelere dalmışken, yanan sobanın yanıbaşındaki yatakta uyumakta olan annesi uyandı uykusundan. Yanına gitti, bir mendille alnındaki terleri silip yüzüne kocaman bir öpücük kondurdu. “Seni çok seviyorum anne.” dedi. Annesi gülümsedi, sarıldı ona sıkıca. En çok sevdiği şey annesinin ona içten ve mutlu bir şekilde gülümsemesiydi. 

O sabah aylardan sonra güneş yüzünü göstermişti. Çocuk sıkıca giyindi. Atkısı, beresi ve eldivenlerini giydikten sonra dışarı çıktı. Karlar yavaş yavaş erimeye başlamıştı. Lojmanın hemen arka tarafında bulunan kısma doğru gitti tek başına. Karın içine bata çıka ağaçların altına vardı. Yorulmuştu, bir yandan neredeyse boyunu geçecek karların içerisinde kendince patika oluşturuyor, bir yandan da ilerliyordu. Sırtını ağacın gövdesine yasladı. Güneşe doğru bakmaya çalıştı. Gözleri kamaştı hemen. Kaçırdı gözlerini güneşin ışınlarından. Gözüne bir yeşillik çarptı eriyen karların arasından. Kışın yavaş yavaş sona erdiğinin habercisi kardeleni gördü çocuk. Özenle etrafındaki karları temizledi, koparttı kardeleni yavaşça. Oluşturduğu patikadan eve doğru ilerledi.

Lojmanın bahçesinden içeri girince koşarak merdivenleri tırmandı. Kapıyı ablası açtı. Çocuk gülümseyerek ablasına kardeleni gösterdi. Ablasına bakınca gülümsemesi kayboldu birden. Ablasının gözlerinde biriken gözyaşlarını gördü. Bir şey demeden ayakkabılarını çıkarttı, içeri girdi. Sobanın yanındaki yatağa doğru gitti hemen. Annesi uyanık değildi. Yavaşça annesinin alnını öptü, yatan annesinin avucu içerisine getirdiği kardeleni yerleştirdi. 

Bir çocuk yaklaştı kıza doğru, konuşmaya başlayınca sesi titriyordu. Avucunda sakladığı çiçeği kıza doğru uzattı. Konuşamadı, yavaşça kızın elini tuttu. Durdular oracıkta öyle. Sarıldılar birbirlerine. Oracıkta bir başına oturup onları izleyen genç  bir çocuk vardı. Avucunda tuttuğu kardelene bakıp ağlıyordu. Yıllar önce güneşin yüzünü gösterdiği gün bulduğu kardeleni yitirdiği annesinin avucuna bırakışını hatırladı. Mutluluktan ağlayan bir kız ve erkeğe bakakaldı elindeki kardelenle. 

Gençler yavaşça uzaklaşırken çocuğun söylediği son cümleyi işitti:

“Seni çok seviyorum Kardelen...”

21 Ağustos 2012 Salı

Nehir kenarında bir mektup

Gözlerini kapattı yavaşça. Önce uçsuz bucaksız bir boşlukla karşılaştı. Sabırla bekledi o boşlukta, kalbi ve beyninin inşaa edeceği mekanı. Tek yapması gereken rahatsız edici düşüncelerden kurtulup, çalan müzik eşliğinde o boşluğa odaklanmaktı. Müziğin ritmine kapıldıkça boşlukta anlamsız şekiller kıpırdanmaya başladı. Önce rüzgarı hissetti. Rüzgar, bir su kaynağından esiyormuşçasına ılıktı. Denizden esmesini diledi, fakat dalga sesi yoktu. Akan suyun sesi çalındı kulaklarına. Bir nehirdi beyninin yarattığı. Nehrin ve rüzgarın sesi dinlediği müzikle bütünleşti. Anlamsız şekiller akıl almaz bir hızla anlamlı bir resmin detayları olmaya başladı.

Usulca akan nehri, karşı kıyıda kendisi gibi bir ağacın gölgesi altında oturmuş insanları, nehir kenarını aydınlatan ve ışığı nehrin suyunda yansıyan gece lambalarını, arkasındaki ağaçların arasından nehir kenarına doğru süzülen koşu yolunu, köpeğiyle o koşu yolunda hafif tempoyla yürüyen kadını ve nicesini gördü.

Her yeni detay şekillendikçe müzik coşkusunu arttırdı. Solundaki banka bakınca bütün bu yaratılanların sadece birer figüran olduklarını anladı. Bankta elinde bir zarfı özenle açan genç bir hanımefendi oturuyordu. Dikkatle inceledi zarfı açışını, içindeki mektubu çıkarışını ve mektubun yanında olan, şaşırmasına sebep olan bir şeyi uzun uzun seyredişini. Hanımefendinin gözlerinden mutluluğunu okuyabiliyordu. Merak etti mektupta neler yazdığını. Böyle içten gülümsemesine sebep olan cümleleri ondan dinlemeyi istedi birden.

Hanımefendi mektubu defalarca okuduktan sonra onun gülümsemesine ve şaşırmasına sebep olan o şeye dakikalarca baktı tekrar. Sonra ufak not defterine bir şeyler karalamaya başladı. Kim bilir, belki cevap yazıyordu aldığı mektuba belki de günlüğüyle paylaşıyordu duygularını.

Gözlerini açtığında elindeki mektubu bir kez daha okudu. Nerede yazıldığını bilerek, nasıl duygular barındırdığını hissederek...

17 Ağustos 2012 Cuma

Benim bitmeyen hikayelerim

Ne zaman, nasıl bir ruh haliyle yazdığımı hatırlamadığım bir cümlenin karalandığı, yırtılmaya yüz tutmuş bir kağıt parçası duruyor önümde. Üzerinde: "Bir hikayeyi, hikayenin baş kahramanını değiştirerek tekrar tekrar yazmak hikayenin gidişatını, sonunu değiştirmez, sadece karakter değişir." yazıyor.

Benim bitmeyen hikayelerim birikti yığınla. Yazmaktan ısrarla korktuğum hikayelerim... Benim öldüremediğim bir tarafım var, hayal dünyasında yaşayan. Tek bildiği sevdiği müzikler eşliğinde gözlerini kapatıp kendi yarattığı dünyasında yaşamak olan bir hayalperest tarafım... Her seferinde engel oldum ona, o yazdıkça aynı hikayeleri, ben yırttım onun yazdığı hikayeleri. O kapattıkça gözlerini hayal dünyasına dalmak için, ben açtım gözlerini. Ve o ısrarla her biten hikayeden sonra, aynı hikayeyi yeni bir kahramanla yazmaya çalıştı. Anlatamadım, aynı sona gittiğimizi, aynı acıları yaşayacağımızı, aynı çıkmaz sokaklarda yol alacağımızı...

Benim bitmeyen hikayelerimi bitirme zamanım geldi çattı. O yırtık sayfaları ateşe atma vaktidir artık. Ve benim bitecek bambaşka bir hikayeye başkahraman olmayı beklememin zamanı geldi. Ben yazan oldukça o hikayeleri, o hikayeler benim bitmeyen hikayelerim olarak kalacak sonsuza dek. Yırtıyorum şimdi yazdığım son hikayeyi. Hadi yazmaya başla sen benim konuk olacağım hikayeyi. Belki de yazıyorsundur kim bilir, ne ben farkındayımdır ne de sen. Ama izin verme hikayenin başkahramanı olanın gelip hikayenin yazarı olmasına. Hem senin hikayeni bitirir, hem de kendi yeni bitmeyen hikayesini yazar.

Hayaller güzeldir, hayatınızı sürekli, hayallerle yaşamadıkça. Hayaller umuttur, gerçeği unutmadıkça ve hayaller mutluluktur, imkansıza kapılmadıkça...