22 Kasım 2012 Perşembe

Ayna

Aynalara bakmayı sevmezdi. Aslında aynalar koca yaşantımızda onunla ne kadar farklı olduğumuzun ufak bir örneğiydi sadece. Dış görünüşünü sevmediğinden değildi aynalara olan öfkesi. Aynaların sanılanın aksine insana içinde kopan fırtınaları, yaşadığı kırgınlıkları, hüzünleri gösterdiğini söylerdi. Ne zaman aynada gözlerinin içine baksa, unutmak istediği, köşe bucak kaçtığı hatıralarıyla yüzleşirdi. Halbuki ben en çok gözlerini severim. Gözlerini susturamazdı çünkü. Gözleri benim dinlemekten zevk aldığım, onunsa nefret ettiği hikayeler anlatırdı.

O daha çok hüznün can dostu sonbaharı severdi. Çok sevdiği toprağa bir an önce kavuşmak isteyen yağmur damlalarına aşıktı. O damlalar, özlemiyle yanıp tutuştukları toprağa kavuştuklarında duyduğu kokuya aşıktı. Bazen kıskanırdı toprağı o kadar çok yağmur damlası ona hasret kaldığı için. Saatlerce yürürdü kızıl yapraklı çınar ağaçlarının altında, sırf bir damlayı daha toğrağa kavuşmadan bedeninde hissedebilmek için. Açgözlüydü toprak ona göre. Tıpkı aynaya baktığında "Açgözlü!" diye haykırdığı gibi.

Hüzünlü bir sonbahar günüydü. Sırılsıklam olmuş bir şekilde eve girdi. Uzun zaman sonra, ilk kez gülümserken gördüm onu. Aynanın önünden geçerken duraksadı. Dönüp bana baktı ve dudaklarındaki tebessüm kayboldu aynada beni her gördüğü an gibi.

Peki ya gülümseyen gözleri...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder