16 Ağustos 2013 Cuma

Bulutlara Bakmak

Bulutlara bakmak derdi, en az yıldızlara bakmak kadar güzeldir. Düşünsene güneş bulutların ardındadır, bilirsin orada olduğunu, bu bulutları daha güzel kılar. En karanlık fırtına bulutu bile güzeldir, çünkü ardında güneş beklemektedir.

Küçükken geceleri herkes uyuduktan sonra saatlerce yıldızları seyrederdim. Ve o bulutların en az yıdızlar kadar güzel olduğunu söylediğinde hatırladım bulutşarla olan hikayemi. Gündüzleri herkesten kaçıp badem ağacının gölgesine sığındığımda seyrederdim bulutları. Şuradaki bulutlar derdim, birazdan güneş tarafından aralanacak ve gizli bir ışık huzmesi ile birlikte bulutlara yükseleceğim. Kapatırdım gözlerimi, bulutların yumuşaklığını hissederdim. Seyrederdik güneşi gözlerimiz kamaşmadan. Kimi zaman bulutlarla seyahate çıkardık. İnsanlar karınca misali koştururdu oradan oraya. Tahmin oyunu oynardık bulutlarla. Örneğin derdim ben, şurada uzanan çocuk benim gibi gözlerini kapatıp bulutların üstünde güneşi seyrediyordur belki. Kim bilir, bulutlarla olan yolculuğumda rastlarım ona. Bulutlar badem ağacının gölgesinde uzanmış çocuğu işaret ederlerdi bana. Semadan kendime bakmak garip bir duyguydu. Ne zaman kendime odaklansam, badem ağacının gölgesinde düşünceli bir şekilde gözlerimi açardım.

Bugün usul usul seyredaldım bulutları. Elimde 4 ay önce yazılmış bir şiirle birlikte. "Bulutlar da aşık olur." adlı bulutların toprağa olan aşkını anlatan bir şiir. Her satırında bulutlara bakmanın ne kadar güzel olduğunu hatırladım. Toprak bulutların gözyaşlarına aşıktır demişim bir satırda. Bulutun toprağa olan aşkı da toprağın onu gözyaşları için sevmesinde gizlidir.

Bulutlara bakmak güzeldir sadece. Çok uzaklarda, bir yerlerde bulutların açılıp güneş tarafından yollanacak bir ışık huzmesi ile bulutlara yükselmeyi beklemekte olan başkalarının olduğunu bilmek güzeldir sadece...

30 Temmuz 2013 Salı

Melkemot

"Ölümden korkuyor musun?" diye sormuştun bir keresinde. Evet, korkuyordum. Soruyu ilk sorduğunda yakınımda olan sevdiklerime baktım. Bizim köyde yazları çok sıcaktır bilirsin, damda otururduk akşamları. Yıldızlar bütün güzelliğiyle eşlik ederdi damda muhabbet eden sevdiklerimize. Ve hemen 30 metre ötemiz mezarlıktı. Belki de ölülerimize daha yakın olabilelim diye köy mezarlığı o kadar yakındı evlere. Tek tek inceledikten sonra o damda oturanarı, sonra mezarlığa kaymıştı gözüm. Kulaklarımda o zamanlar yasaklanmış dilimizde yakılan ağıtlar yankılandı mezarlığa baktığımda. "Ax daye, ax yabo dunya pir xayine!" ile başlayıp devam eden hüzün dolu, öfke dolu, sevgi dolu ağıtlar... Sonra da beynimin içinde yankılanan tek sözcük: "Melkemot".

İlk kimden dinlemiştik hatırlıyor musun tüylerimiz diken diken olduğunda 'Melkemot' un yanımızdan geçtiğini. Kürdistan'da öyle derdi ninelerimiz, dedelerimiz. Aniden gelen ürpertide ağıtlarda adı yankılanan melkemot geçiyordu güya yanımızdan. İlk çocukken duymuştuk herhalde bunu seninle. Ondandı her ürperdiğimizde melkemot gelirdi aklımıza korkardık. 

Sevdiklerim için korkuyordum ben ölümden, sana kendi ölümümden korkmadığımı söylerdim. Olur mu öyle şey derdin, sevdiklerin için hissettiğin korkunun altında esas kendi varlığının birden yok olması düşüncesini kabullenmeme yattığını söylerdin. Belki haklıydın o zamanlar, bilmiyorum. Kaybettikçe sevdiklerimi, tekrar tekrar sordun aynı soruyu bana: "Ölümden korkuyor musun?". Evet korkuyorum, hem de çok korkuyorum. Sen her sorduğunda bu soruyu melkemotu hissediyorum, ürperiyorum. Bizi hayata bağlayan sevdiklerimizin yitip gitmesi yakınlaştırıyor melkemotu bana.

Biz damda otururken mezarlıktan yıldızlarla bize eşlik edenlerin sayısı arttıkça hep öğütler verirdin bana. O damda oturanlar halen oradayken tek tek haykır onları ne kadar sevdiğini. Sonra son bir kez gülen gözlerine bakamadan, beynine kazınmış tanıdık seslerini duymadan bir kez daha damdan mezarlığa yolculukları başlar ansızın demiştin. Acımasızca geliyordu kurduğun bütün cümleler. Nasıl diyordum her seferinde, daha kaç kişi eksilebilir ki o damda oturanlardan diye sana kızıyordum. Ama her seferinde haklıydın, çoğu zaman haklı olduğun gibi. Özledim, canımdan ötesin diyemediklerim gidiyordu birer birer. Ve yine sen haklı çıktın işte. Bak yine soruyorsun işte, bıkmadan usanmadan: 

"Ölümden korkuyor musun?" diye. Çok korkuyorum... 

Melkemot edi bese!

13 Temmuz 2013 Cumartesi

Şiir Kenti

Bir varmış, hep varmış
İkimizin hayal dünyasının kesiştiği yerde,
Küçük ve şirin bir kent varmış.
Kentin girişinde, sokaklarında
Evlerinde, sokak lambalarında,
Sahilinde, ormanında,
Dört bir yanında yani,
Benim yüreğimden senin yüreğine yayılan şiirler saklıymış.


Sokakları düşün mesela,
Her renkten, her yaştan çocuklar
Oyunlarında seslendirirlermiş şiirlerimizi.
Saklambaçta ebe olan çocuk gözlerini kapatıp,
Saymaya başladığında sonsuzdan geri,
Biz seninle birer çocuk olup saklanırmışız,
Kentin en kuytu ve güzel yerlerinde.
Gülümseyip, birbirimize sarılıp, beklermişiz ebenin bizi sobelemesini,
Bizim yüreklerimizin çoktan birbirini sobelediklerini bilerek.

Uçsuz, bucaksız sahili düşün mesela.
Seninle hayalini kurduğumuz o eşsiz sahil kadar güzel olan.
Biz seninle birer balık olup,
Elele tutuşup gezermişiz okyanusları.
Okyanuslar da özlüyordur ikimizi.
Karşılarmış okyanusun birbirinden güzel canlıları,
Bizim için yazılmış,
Okyanusun kalbinden bizim kalplerimize yayılan,
Şarkılar söyleyerek.

Kentin tenha bölgelerindeki,
Rengarenk çiçeklerle kaplı tarlaları düşün mesela.
Bıkmadan, yorulmadan,
Dans ediyordur beyaz elbiseli sevgililer,
Dillerinde şarkıları, yüreklerinde özlemleri...
Biz seninle eşlik edermişiz dans eden çiftlere,
Rengarenk gülümseyerek.

Kente hayat veren nehri düşün mesela,
Dicle kadar bilge ve kadim,
Fırat kadar ihtişamlı.
Sevdamızın bekçisiymiş o nehir.
Nice anımız resmedilmiştir sularına.
Taşıyordur şiir kentinin dört bir yanına anılarımızı,
Kentin topraklarını sevgimizle besleyerek.

Şiir kentini düşün şimdi,
Sadece gözlerini kapatman yeterli.
Mesafe yok bu kentte,
Ne yürekte, ne de coğrafyada.
Burada bir göz kırpma mesafesindeyiz seninle.
Bütün sevenlerin bir şiir kenti olmalı,
Kavuşup, doyasıya sarılabilecekleri.

18 Haziran 2013 Salı

Berxwedan Jîyane

Susuyorsun. Susmak zaten en iyi bildiğin eylem çeşidi, ya da sen bir eylem olarak görüyorsun olaylara tepkisiz kalmayı. Zaten yıllardır susmayı tercih edip yaşayan bir neslin temsilcisi oldun sen.

Dinliyormuş gibi yapıyorsun, ya da kulaktan kulağa oynarmış gibi işitiyorsun. Zaten sana aktaran ağız yıllardır seni nefretle dolduran ve henüz tanımadığın, gerçek yüzünü görmek için çaba sarfetmediğin kirli, karanlık bir ağız.

Kafanı çeviriyorsun. Ne zaman bir kitle toplanıp haykırsa, surat ekşitip çeviriyorsun kafanı. Önyargılarınla bir küfür savuruyorsun gökyüzüne. Kafanı çevirip yoluna devam ediyorsun, çoğu zaman yolunu değiştirerek.

Günün birinde yine suskun, umursamaz ve önyargılısın. Normalde kafanı çevireceğin ve hatta yolunu değiştirmene sebep olacak bir eyleme rastlıyorsun. Senin gibi susmayı tercih eden neslin temsilcilerden olan arkadaşını görüyorsun. Onun böyle bir ortamda ne aradığını soruyorsun. Sonra ilk kez belki de dinliyormuş gibi yapmıyorsun, dinliyorsun; çünkü merak ediyorsun, arkadaşını burada tutanın ne olduğunu.

Susmamayı öğreniyorsun, beceremezsen de fikir paylaşımında bulunmaya çalışıyorsun. O ana dek önyargılarınla baktığın insanlara belki de ilk kez farklı bir açıdan bakabiliyorsun.

Kafanı çeviriyorsun, fakat bu kez meraktan. Her tarafa dönüyorsun, keşfettikçe keşfetmeyi arzuluyorsun.

Ve ömründe ilk kez kolluk kuvvetleriyle karşı karşıya geliyorsun. Korkuyorsun, yıllarca onların senin güvenliğini sağlayan, huzuru koruyanlar olduğuna inanmana rağmen. Ve ilk kez polis şiddetine maruz kalıyorsun. Yediğin cop, biber gazı, tazyikli su önyargılarına bir darbe vuruyor. Ve yine bir küfür savuruyorsun gökyüzüne.

Direnmeyi öğreniyorsun, dayanışmayı, susmamayı, kafanı çevirmemeyi, dinlemeyi ve her şeyden önemlisi insanlığı...

Hoşgeldin kardeşim, unutma:

Berxwedan Jîyane.

30 Mayıs 2013 Perşembe

Bakışlarla Konuşmak

Uzun zamandır yapmamıştım bunu. Şimdi sana bakıyorum uzun uzun. Bakışını inceliyorum örneğin, neler saklı o bakışlarda anlamaya çalışıyorum. Gülen gözler görmüştüm son baktığımda gözlerine. Parıldayan gözler dedikleri şeye ilk kez rastlamıştım gözlerinde. Ürkek ama bir o kadar da heyecanlı bir bakış vardı gözlerinde hapsolan. Ürkekti, ilk kez ona değer veren birine rastlamıştı. Umutluydu, yalancı değil samimi bir bakış yakalamıştı bir başkasının gözlerinde. O bakışa tutunmuştu uçurumun kenarında düşmek üzereyken. Anlayacağın, rüya gibi bir şeydi gözlerinde gördüğüm.

Unutmuştun bana uzun uzun bakmayı. Beni unuttun sanmıştım ta ki şu ana kadar. Beni unutup hapsolduğun gözleri merak ettim hep. Kıskandım seni içten içe, hiç kıskanç değilimdir aslında. Bana en son baktığında nerden bilebilirdim ki beni burada bu aynanın içinde hapsedeceğini. Uzunca süre düşündüm, anlamaya çalıştım yaptığın şeyi. Seni anladım bir süre sonra, umudun peşinden koşup mutluluğun avucuna konmayı seçtin. Keşke bunu yaparken beni, geçmişini bir kenara atmasaydın...

Şu an sana baktığımda anlayamıyorum bana neden öyle baktığını biliyor musun... Çözemediğim bir şeyler var bakışlarında. Hiç bakmamıştın bana bu şekilde. Nedir seni bu derece karmaşık kılan? Haydi durma, kırpmadan gözlerini haykır bana içindekileri...

Hiç değişmemişsin biliyor musun. Esas haykırmak isteyen senken, esas karmakarışık olan senken gelip benden açıklama beklemen garip, tıpkı sen gibi. Göremediğin bir şey var ama, gözlerinde saklı olan umudu göremiyorsun şu anda. Bırak şimdi bana bakmayı, git senin gözlerine umudu aşılayan o gözlere bak uzun uzun. Ve hapsolmaya devam et o gözlerde, savaş benimle, daha doğrusu kendinle, ama unutma beni de...

Seni seviyorum ve senden nefret ediyorum...

2 Mayıs 2013 Perşembe

Bitmeyen Masal

Kapattın gözlerini usulca. Çok tanıdık bir gölün kıyısında açtın gözlerini. Özlemişsin burayı, gizli mabedinizi. Burayı gözlerinizle inşaa etmişsiniz günler önce henüz birbirinizi hiç görmeden. Günlük hayatın sıkıntılarından kaçıp, kilometrelerce uzakta olsanız bile birbirinizden, elele tutuşup dolaşmanız için gizli mabedinizde gözlerinizi kapatmanız yeterliymiş. Bu kadar kısa sürede böyle bir güzelliği nasıl inşaa ettiğinize sen de şaşırıyorsun. Ama kalbinin derinliklerinde şaşırmana sebep olan bu sorunun cevabının yattığını da biliyorsun. Yine de hayret ediyorsun, belki de kendine hayret ettiğin için korkuyorsun son zamanlarda. 

Ayağa kalkıyorsun, göle açılmanızı sağlayan sandalı görüyorsun. Gülümsüyorsun elinde olmadan. Sen gülümsediğinde nerede olduklarını merak ettiğin kuşlar, kelebekler sarıyor etrafını. O kadar çok özlemişler ki seni kızıyorsun biraz kendine. Sandala binip karşı tarafa gitmek istiyorsun. Yüreğinin derinliklerinden gelen bu isteği bastırıyorsun sebepsiz. Dolanıyorsun etrafta kuşlarla. Baktığın her köşede resmettiğiniz anılarınız var. Bu kadar kısa sürede bu kadar güzel anıyı nasıl resmettiğinize şaşırıyorsun. Bu sorunun cevabının da kalbinin derinliklerinde yattığını biliyorsun, ama yine de hayret ediyorsun, belki de kendine halen hayret ettiğin için kurtulamıyorsun korkularından. 

Geri dönüyorsun gölün kenarına. Bu sefer kalbinin sesini dinleyip biniyorsun o sandala. Sandal karşı tarafa doğru usul usul ilerlerken, sandala bindiğin tarafa bakıyorsun ve düşünmeye devam ediyorsun. Birden gözün sandala yakın bir yerlerde yüzen bir balığa takılıyor. Sonra birlikte daldığınız ilk hayallerinizden tekinde gördüğünü hatırlıyorsun o balığı. Okyanusların altında size eşlik eden balık olduğunu hatırlayınca gülümsüyorsun yine. Sen gülümseyince kayık hızlanıyor ve gölün karşı tarafında seni bekleyeni görünce şaşırıyorsun. Bu kez şaşırmana hayret ediyorsun, mutlu olman gerektiğini biliyorsun çünkü. Yaklaştıkça seni bekleyene, içindeki korku terkediyor yüreğini. 

Yüreğinde var olanı görüyorsun artık açık bir şekilde sandaldan inince. Kollarını açmış seni bekliyor bu hayali yarattığın kişi. O zaman anlıyorsun, bunun sizin masalınızın henüz başlangıcı olduğunu. Biliyorsun bu masalın güzel bir şarkı eşliğinde yazılmaya devem edeceğini. Haydi durma aç şimdi gözlerini, ve gör aynada güzel gözlerinin meyhanesindekini...

23 Ocak 2013 Çarşamba

Bizim eskiden ...

Eskiden bizim gizli bir anlaşmamız vardı ve herkesten saklanmak, başbaşa kalmak için gittiğimiz özel bir mekanımız vardı: Badem ağacının tepesi. Orada paylaşırdık her şeyi. O, daha çok soran taraf olurdu. Ben de çok bilmiş edalarıyla cevaplar verirdim, fakat hiçbir zaman onun gibi geniş bir bakış açısıyla bakamazdım dış dünyaya. Badem ağacının tepesinde, gökyüzünde koşuşturan bulutlara baktığımda ben hep gülümseyen şekiller görürdüm, o ise daha çok bana anlamsız gelen, içimi karartan şekillerle meşgul ederdi zihnini. Benim en sevdiğim mevsim ilkbahardı, onunki sonbahar. Birbirimize zıttık ama ne ben onsuz yapabilirdim, ne de o bensiz. Ya da en azından ben öyle düşünüyordum. 

Sonra biz güzel hayalleri olan birer çocukken birer yetişkin oluverdik ansızın. Daha doğrusu, ben tanıklık ettiklerimize, yaşadıklarımıza anlam verememiştim, her şey eskisi gibi kalır, hayatımız aynen devam eder diyordum. O, anlam vermişti bütün olanlara. Hem de, bizim yaşımızdakilerin aklının ucundan geçmeyecek şekilde. Ve o zaman küstü bana. Ne zaman barışmak için çabalasam, güzel sözler sarfetsem, kızardı bana. Kalbimi defalarca kez kırdı, ama ben ona karşı en ufak bir öfke duymadım hiçbir zaman. Gün geldi, unuttu beni, ya da ben unuttuğunu zannettim. Kimi zaman bir fısıltı ile hatırlattım ona kendimi, kimi zaman da bir yabancı kılığında çıktım karşısına. Eksikliğimi hissettiğini bilerek sabırla bekledim onu.

Aradan seneler geçti. Günün birinde, yıllardır uğramadığımız badem ağacını ziyarete gitti. Artık yaşlanmış bir vaziyette yıllara meydan okuyan badem ağacının gölgesine oturdu ve ağlamaya başladı. Hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. İlk kez onu ağlarken görüyordum. Yavaşça yanına sokuldum. Kafasını kaldırdı ve gökyüzüne baktı, "Ne görüyorsun?" diye sordu bana. Gözyaşlarını sildim ve gülümsedim ona: "Gülümseyen onlarca değişik canlı." diye cevap verdim. Sonra kayboldu. Tek başıma kaldım, ama her an çıkıp geleceğini biliyordum. 

Arada bir tartışıyoruz onunla. En son şu soruyu sorduk birbirimize, ve ikimizde cevabı çok iyi biliyorduk: "Gerçek Mesut hangimiz?".

9 Ocak 2013 Çarşamba

Güzel Gözlerinin Meyhanesinde

Gözlerini kapat mesela etrafındaki görüntüler üstüne üstüne gelmeye başladığında. Tıka kulaklarını dış dünyanın rahatsız edici seslerine. Burnun duymasın rahatsız edici kokuları. Sayısız iç dünyalarına bir yenisini ekle. Zor değildir gözlerini kapattığında gelmiş geçmiş en büyük ressam olmak. Kapalı gözlerin, yaratıcılığın ve hayallerinle birleştiğinde hızlı bir şekilde hayranı olacağın resmi yaratmak senin elinde.

Bak yine dinliyorum Fikret Kızılok'tan "Serserinim" şarkısını. Her "Güzel gözlerinin meyhanesinde" dediğinde sabırsızlanıyorum yeni resmimi yapmak için. Bu sefer farklı bir resim yapacağım, gözlerimi kapatıp senin gözbebeklerinle yaratacağım o dünyayı. Kapattım şimdi gözlerimi, senin gözlerinden bakıyoruz yaratılmayı bekleyen, şimdilik bomboş olan dünyamıza. Eşi benzeri bulunmayan saçlarını hissediyorum yüzümde. Önce saçların dalgalanmaya başlıyor, saçların dalgalandıkça, saçlarının kızıl rengi ile bir gökyüzü beliriyor. Ve kokun, evvelden ebediyete tasvir edilen en güzel kokulardan da güzel. Kokun yayılıyor dünyamıza. Kızıl gökyüzünün rengiyle kızıllaşan bir denizden esiyor kokun.

Bizim kumsalımızda en güzel ezgiler çalınır kulaklarımıza. O ezgiler bir dansa dönüşür zamanla. Şimdi kızıl saçlarını yüzümde hissederken dans ediyorum seninle. Yorulmak nedir bilmeden, zaman kavramından soyutlanarak gülümseyen gözlerinle yapmaya devam ediyorum resmimizi. 

Resmin gerisini sen hayal ediyorsundur şimdi, kim bilir. Kızıl rengin hakim olduğu kumsalda yaratılmayı bekleyen koca bir dünya var. Kapat şimdi gözlerini ve hisset denizin kokusunu, eşlik et dansımıza. Dalgalandıkça saçların ve güldükçe gözlerin eşi benzeri olmayan bir dünya oluşsun usulca. Sen yarattıkça ben kaybolayım güzel gözlerinin meyhanesinde.